Abdurrahman Şalkam
TT

Başlamadan önce tökezleyen bir Arap reformu

2004 yılı, bir dizi sıcak Arap anlaşmazlığında dönüm noktasıydı. ABD, 11 Eylül 2001'de kendisini Arap ve İslam ülkeleriyle ilişkilerinin haritasını yeniden çizmeye iten bir darbe almıştı. El- Kaide'nin üslendiği Afganistan'a şiddetli bir savaş başlatmıştı. El-Kaide, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çeşitli noktalara binlerce sivilin hayatını kaybettiği, ABD’nin prestijini derinden yaralayan ve Amerikan kamuoyunu yıkıcı bir öfke dalgasıyla alevlendiren saldırılar düzenlemişti. Askeri liderler, politikacılar ve aydınlar, kendilerini ABD'ye düşman, terörist İslamcı radikalizm çılgınlığı olarak adlandırdıkları şeyi incelemeye adadılar. Afganistan savaşı, ABD'deki uzmanların ve onlarla birlikte geniş bir Avrupalı uzman grubun, Amerikan ve Avrupa kanatlarıyla Batı medeniyetine yönelik bir tehdit olduğu konusunda hemfikir olduğu silahlı İslamcı radikalizme karşı bir dizi mobil savaşın ilk raunduydu. 2003 yılında Irak'a yönelik saldırı Bağdat’ın bir nükleer silah projesinin olduğu gerekçesiyle düzenlendi. Ancak bu saldırı aslında Batı'nın 11 Eylül 2001'de ABD'ye yönelik saldırıdan sonra yaşadığı öfke patlaması kapsamında verdiği yanıtlardan biriydi. Siyasi uzmanlar, entelektüeller ve araştırma merkezleri tarafından oybirliğiyle kabul edilen genel sonuç, 11 Eylül 2001'de yaşananların, aşırı İslamcı bir değer sisteminin ve Hristiyan kapitalist Batı'ya karşı nefret ve dini düşmanlığı körükleyen, Batı'yı İslam'ın ve Müslümanların en büyük düşmanı olarak gören siyasi rejimlerin ürünü olduğuydu.

Arap liderler, 11 Eylül 2001 olaylarının ardından, Arap ülkelerinde siyasi açıklığı teşvik etmek, demokrasi ve insan hakları ilkelerini uygulamak ve eğitim müfredatlarını gözden geçirmek amacıyla ciddi Amerikan ve Avrupa baskılarına maruz kaldılar.

Mart 2004'te Tunus'ta bir Arap zirvesinin yapılmasına karar verildi. Zirve hazırlıkları başlamadan önce, dışişleri bakanları toplantısı sırasında Arap rejimleri arasında görüş ayrılıkları baş gösterdi. Bazı liderler zirvenin “reform” temasına itiraz ederken, bazıları ise zirveden beklenen sonuçlar bir yana, reform temasının bir yolsuzluk, bozukluk ve sapma yaşandığının kabulü anlamına geldiğini belirtiyorlardı.

Bazı ülkeler, gündemde yer almayan kararların, tavsiyelerin ve değişikliklerin eklenmesini talep ettiler. Zirveye ev sahipliği yapacak olan Tunus, Arap ülkelerinde kalkınma, modernleşme ve reform, demokratik ilerleme yolunun pekiştirilmesi, insan ve kadın haklarının korunması ile sivil toplumun rolünün artırılması için gerekli gördüğü öneriler sundu. Tunus, diğer Arap ülkelerine danışmadan, cumhurbaşkanının tek taraflı kararıyla zirveyi aniden ertelemeye karar verdi. Ertesi gün Mısır, zirveye ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu açıkladı.

Arap Birliği eski genel sekreteri ve dostum Amr Musa, anılarında, ABD'nin Irak’ı işgalinden bu yana karşılaştığı en zor günler olarak tanımladığı o Arap günlerine de sayfalar ayırmıştı. Arap Birliği Genel Sekreteri'nin aralıksız çabaları ve çeşitli Arap başkentleri arasında mekik dokumasının ardından zirve, Mayıs 2004'te Tunus'ta toplandı. On dört ülkenin lideri zirveye katılırken, geri kalan ülkeler başbakanlar ve dışişleri bakanları tarafından temsil edildi. Albay Muammer Kaddafi, zirve başlamadan önce gergindi ve “reform” temasına şiddetle karşı çıktı. Bunun, yolsuz rejimler olduğumuzun bir itirafı olduğunu ve ABD ile Avrupa'nın bu temayı Arap liderlere dikte ettiğini söyledi. Kaddafi zirveden ayrılarak Libya büyükelçiliğine gitti ve Libya'nın Arap Birliği'nden çekileceğini duyurdu.

Bu zirve, temasından Arap dışişleri bakanları toplantıları sırasındaki hazırlıklara ve liderler toplantısında yaşanan olaylara kadar Arap siyasi anlaşmazlık ve kargaşasının zirvesiydi. El- Kaide'nin ABD'ye saldırısının ardından reform meselesinin ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından Arap liderlerin gündemine getirildiği tartışmasızdır. Ancak Arap reformu meselesi son derece karmaşık ve tüm Arap liderlerinin bir araya geleceği tek bir masada gündeme getirilemez. Her ülkenin kendine özgü deneyimleri, oluşumları ve tarihsel gelişmeleriyle şekillenen kendine özgü siyasi, sosyal ve kültürel sistemleri var. Bazı ülkeler sistemlerinin hiçbir alanında reforma ihtiyaç duymadıklarına inanırken, diğerleri reform çağrısının dışarıdan ithal edilen değer sistemlerini dayatmayı amaçladığına kesin bir şekilde inanıyorlar. Herkes, “reform” terimini kabul etmenin, bu ülkelerin kurumlarına nüfuz etmiş yolsuzluğu ve bozukluğu alenen kabul etmek anlamına geldiği konusunda hemfikir.

Reform tartışılamaz ve tüm ülkeleri kapsayacak şekilde kapsamlı bir reform reçetesi de yazılamaz. Bu, neredeyse imkânsıza yakın, son derece hassas bir konu. Arap rejimleri, monarşiler, emirlikler, cumhuriyetler ve hatta cemahiriye de dahil olmak üzere siyasi yapıları bakımından farklılar. Buna ekonomik sistemlerdeki farklılık da ekleniyor; kapitalist ve sosyalist sistemler var ve bu iki sistem içinde bile önemli anlaşmazlıklar bulunuyor. Bu zirve, Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali ve ABD'nin Irak'ı işgalinden bu yana bir nebze durgunlaşan anlaşmazlıkları alevlendirdi. Reform çok özel bir ulusal mesele ve her ülke bunu kendi vizyon ve hesaplarına göre ele alır. Tunus Zirvesi ve ardından Cezayir Zirvesi, reformla ilgili unutulan retorik açıklamalarla sona erdi.