İran’da şu anda yaşanan savaş, açılması zor bir cam şişenin tıpasının çıkarılmasına benziyor; böylece içindeki cin dışarı salınmış oluyor. Bu cin, cevabı olmayan zor soruların sembolü. Ortaya çıkan bu soruların yanıtlarını verecek ve cini yeniden şişeye koyup kapağını kapatacak kimse görünmüyor. Bu soruların başında da savaşın hedefleri geliyor.
Bir savaşın aniden başlaması, savaşların doğasında vardır. Çünkü sürpriz unsuru, askeri komutanların hesaplarında zafer için önemli bir faktördür. Sorun savaşın başlatılması kararında değil; asıl mesele, başladıktan sonra onun seyrini kontrol edebilecek güce kimin sahip olduğudur. İran’a karşı yürütülen mevcut savaş bunun açık bir örneğini oluşturuyor.
2026 yılı henüz ilk çeyreğini tamamlamadı. Buna rağmen yılın başından itibaren dikkat çekici gelişmelere tanık olduk. ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu korunaklı yatak odasından kaçırıp tutuklaması bunlardan biriydi. Şimdi ise yılın gidişatı sert bir şekilde İran yönünde yeni bir dönemece girmiş görünüyor. İlk saldırıda ABD ve İsrail, İran Dini Lideri’ni ve ülkenin çok sayıda üst düzey yöneticisini öldürmeyi başardı. Ancak bu savaşta İran, geçen yıl haziran ayında yaşanan savaş sırasındaki İran’dan farklıydı. Tahran bu kez ilk darbeyi almaya ve onu absorbe ettikten sonra karşılık vermeye hazırdı.
ABD’nin, İran’ın içerde yaşadığı yıpranmayı fırsat bilerek rejimi devirmeyi amaçlayan İsrail planlarına neden katıldığı ve haziran ayında gerçekleştirilen ABD-İsrail hava saldırılarının etkileri gibi konuların ayrıntılarına girmek, gelişmelerin hızla ilerlediği bu aşamada dış gözlemci açısından belki de artık o kadar önemli görünmeyebilir. Çünkü savaşın yalnızca ilk haftasında yaşanan gelişmeler bile birçok komşu Arap ülkesini etkiledi; ayrıca Hürmüz Boğazı’nın kapanmasına ve dünya genelinde petrol ile gaz fiyatlarının hızla yükselmesine yol açtı.
Daha da önemlisi Washington, Avrupa ile yaşadığı kopuşun geri dönüşü olmadığını açık biçimde ortaya koydu. ABD’nin İran’a yönelik savaşa Avrupa’daki müttefikleriyle istişare etmeden, bilinçli bir tercihle girmesi bunun göstergesi oldu. Bu durum, ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin gelişmelerden habersiz bırakıldığı anlamına geliyor. Almanya ise muhtemelen bir istisna oluşturdu. Savaşın başlamasından bir gün sonra Almanya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Washington’un saldırı konusunda Berlin’i önceden bilgilendirdiğini açıkladı.
1991’de Irak’a karşı yürüttüğü savaşta ABD Başkanı George H. W. Bush (baba), askeri maceraya girişmeden önce uluslararası bir koalisyon kurmak için yoğun çaba harcamıştı. Benzer şekilde George W. Bush (oğul) da daha sonra Afganistan’da Taliban’a karşı yürütülen savaşta ve 2003’te Irak’ta geniş bir ittifak oluşturma yoluna gitmişti.
Avrupalı liderlerin bu savaşa yönelik tutumları ise birbirinden farklı oldu. Avrupa içinde ortak bir tutum oluşturmanın mümkün olmadığı açıkça görüldü. Bazı Batılı yorumcular, bunun nedenini Avrupa başkentlerinin Başkan Donald Trump’ın savaş hedeflerine yönelik duyduğu kuşkulara bağlıyor. Aynı zamanda Avrupa için Ukrayna’nın hâlâ birincil öncelik olmaya devam ettiğine dikkat çekiliyor.
Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, başlangıçta Amerikan savaş uçaklarının İran’a yönelik askeri operasyonlarda İngiliz üslerini kullanmasına izin vermedi. Gerekçe olarak da böyle bir kararın uluslararası hukuka aykırı olacağını gösterdi. Ancak daha sonra kararını değiştirerek, üslerin yalnızca savunma amaçlı kullanılması şartıyla izin verdi. Bu geri adım, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık ve sert eleştirilerine yol açtı. Trump, Starmer’ın kararını ‘gecikmiş’ olarak nitelendirdi.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, “ABD ve İsrail, Avrupa’nın üstlenmeyeceği bir görevi yerine getirdi” diyerek, Avrupa’nın bu savaşta rolünü sınırlı tuttuğunu vurguladı. Merz, müttefiklere ders vermenin hiç uygun olmadığını ifade ederken, savaşın amaçları konusunda şüphe duyulsa da Avrupa’nın bu hedefleri gerçekleştiremediği gerçeğinin değişmediğini belirtti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise dikkatleri Ukrayna’daki savaşa odaklamanın önemine işaret etti. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ise savaşın tek açık eleştirmeniydi; savaşı ‘Rus ruleti’ olarak nitelendirdi ve Amerikan güçlerinin ülkesindeki askeri üsleri kullanmasını yasakladı.
Avrupa açıklamalarında ilginç olan, ülkelerin saldırılara doğrudan katılmadıklarını vurgularken bir yandan da Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah edinmesini önleme ve balistik füze kapasitesini zayıflatma hedefini desteklediklerini belirtmeleri oldu. İran ise bu uyarılara aldırış etmedi; örneğin Kıbrıs’taki bir İngiliz askeri üssünü insansız hava aracıyla hedef aldı.
İspanya’nın tutumu, Avrupa’daki en net duruş olarak öne çıkıyor. Eğer ABD Başkanı vaat ettiği gibi ekonomik bağlantıları keserse, İspanya bu yaptırımlardan en çok etkilenen ülke olabilir.
Sanchez’in işaret ettiği ‘Rus ruleti’ ile Almanya’nın temkinli pragmatizmi arasında Avrupa, bölgedeki en tehlikeli savaşlardan birinde ortak bir tutum geliştirememenin ve bölgesel güvenliğe doğrudan etkisi olan bu çatışmada bölünmüş olmanın sonuçlarıyla karşı karşıya. Özetle, İran'a karşı savaş, özünde Avrupa ile bağların koptuğunu ilan eden bir Amerikan manifestosudur.