Bugün sunacağım fikirler, bu alanda klasik bir referans olan Amerikalı psikolog Gordon Allport'un “Önyargının Doğası” adlı kitabından alınmıştır.
Kitabı uzun zaman önce okudum. Bana, istisnasız bütün Arap ülkelerinden gençleri ve olgun sayılan kadın ve erkekleri içeren, mantıklı ve mantıksız konular hakkında sosyal medyada döndüğünü gördüğüm tartışmaları hatırlattı. Bu tartışmalarda, İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki savaş, Gazze savaşı, Sudan ve Suriye'deki sorunlar ve çeşitli Arap devletleri arasındaki devam eden anlaşmazlıklar gibi konular iç içe geçiyor. Ayrıca, kişisel çatışmalar hakkında gerçek veya hayali hikayeleri kullanarak bunları bir ülkenin tüm sakinlerine genelleme de var.
Elbette, ayrıntılara giremem. Ancak sosyal medyayı takip edenlerin bunlara aşina olduğundan eminim. Amacım ne bu olguyu kınamak ne de üzerinde uzun uzun üstünde durmak değil. Bu tartışmaların genişliği ve çeşitliliği, bunların geçici, bireysel veya sınırlı hatalar olmadığını gösteriyor.
Aynı şekilde meseleyi abartmak veya Arap toplumunu Thomas Hobbes'un tanımladığı gibi “herkesin herkese karşı savaşı” içinde yaşıyormuş gibi göstermek istemiyorum. Sesleri en yüksek çıkanların az olduğunu, ancak etkilerinin geniş olduğunu anlıyorum.
Profesör Allport'a dönecek olursak, kitabına İngiliz yazar Charles Lamb'den bir alıntıyla başlıyor: “İnsanlar, milliyet, bireycilik vb. arasındaki farklılıkları gözlemlediğimi kabul ediyorum. Basitçe söylemek gerekirse, ben önyargıların, sevginin, nefretin, sempatinin ve kayıtsızlığın bir yığınıyım.”
Yazar bu alıntıyı, önyargının garip bir olgu değil, aksine insanın doğal bir özelliği olduğunu göstermek için kullanıyor. Garip olan, bunun genel bir tutuma dönüşmesi ve başkalarına karşı düşmanlık veya küçümseme için gerekçe haline gelmesidir. Bu bağlamda, bir hikaye anlatıyor (sanırım çoğumuz benzer bir şey fark etmişizdir).
Rodezya'da, beyaz bir kamyon şoförü bir grup işsiz Afrikalının yanından geçerken “Tembel vahşiler” diye fısıldamış. Birkaç saat sonra, benzer bir grubun, bazıları 90 kg ağırlığında olan tahıl çuvallarını bir kamyona yüklediğini ve coşkuyla şarkı söylediğini görmüş. Bu kez de “Vahşiler! Onlardan ne beklenir ki?” diye mırıldanmış.
Bu şoför Afrikalılardan nefret ediyordu; önce onları çalışmadıkları için tembel ve vahşi olarak, sonra da coşkuyla çalıştıkları için vahşi olarak değerlendirmişti. Elbette, yargısının tarafsız veya objektif bir gözlemden değil, önyargıdan kaynaklandığını biliyoruz. Gördüğü insanlar kendi ırkından olsaydı, onlarla empati kurabilirdi. Ten renklerine bakmaksızın, yaptıkları işi dikkate alsaydı, her durumda farklı yargılarda bulunabilirdi.
Bundan hareketle Allport, önyargının en basit tanımının “başkalarına karşı haksız şüphe” olduğunu düşünüyor. Bu, olumsuz önyargıya odaklanıyor. Ayrıca hem olumlu hem de olumsuz yönleri içeren bir sözlük tanımına da atıfta bulunuyor: “Önyargı, gerçek deneyime dayanmayan, bir kişiye veya şeye karşı olumlu veya olumsuz bir duygudur.”
Önyargının veya bağnazlığın en kötü yönü, birkaç bireyin izlenimini tüm bir halka karşı genel bir tavra dönüştürmektir.
Böyle bir tavrın, sosyal bağlamda kabul edilebilir olduğu sürece, insanın basit yargılarda bulunma eğiliminden kaynaklandığını biliyoruz. Sorun şu ki, önyargının veya bağnazlığın olumsuz ifadesi onu nefret alanına yerleştiriyor. Bu da bizi sürekli olarak kendimize şu soruyu sormaya zorluyor: Nerede durmak istiyoruz; sevenler arasında mı, yoksa nefret edenler arasında mı?