Son dönemde İran’da yönetime hâkim Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) dikkat çekici bir ifade kullandı: “Bölgede güvenlik ya herkes içindir ya da hiç kimse için değildir!” Görünüşte bu ifade, ilgili taraflara zarar vermeyi bırakma çağrısı gibi algılanabilir. Ancak sorun tam olarak orada değil; bu tutumun Körfez ülkelerini de kapsaması ve onu öncesinde gelen politik tarih ile birlikte değerlendirmekte yatıyor.
DMO’nun bahsettiği bölge, yaygın şiddete birdenbire düşmedi. On yıldan fazla süredir iç savaşla boğuşan Suriye’de, İran’ın askeri ve siyasi müdahalesi en başından beri etkili bir faktördü. İş sadece geleneksel bir müttefiğe siyasi destek sağlamak değildi; bu müdahale, geniş çaplı askeri ve örgütsel varlığa dönüştü ve İran bağlantılı birçok oluşum sürece dahil oldu. Irak’ta ise önceki rejimin çöküşünün ardından çok sayıda silahlı grup ortaya çıktı. Bazıları doğrudan Tahran’la ilişkiliydi, bazıları ise İran etkisi çerçevesinde hareket etti.
Lübnan’da ise devlet ile devlet dışı silahlı güçler arasındaki dengesizlik, devlet kurumlarını adım adım zayıflattı. Sonuç olarak Lübnan, modern tarihindeki en karmaşık mali ve siyasi krizlerinden birini yaşıyor. Yemen’de durum daha da karmaşık; İran’ın desteklediği silahlı gruplar iç bölünmeyi derinleştirdi ve ülke uzun süren bir savaşa sürüklendi. Bu savaş, toplumu eşi benzeri görülmemiş bir yoksulluk ve acı düzeyine itti.
O halde, “Bölgede güvenlik ya herkes içindir ya da hiç kimse için değildir” denildiğinde, akla doğal olarak şu soru geliyor: Güvenliği önce sarsan kim oldu? Krizlerin oluşmasına katkı sağlayan bir taraf, bugün kendisini bölgesel güvenliğin bekçisi olarak sunabilir mi?
Bu söylemin bir başka paradoksu da çatışmayı sanki ABD ve İsrail bir tarafta, İran öbür tarafta gibi basit bir ikilik olarak sunmasıdır. Oysa bu yaklaşım, bölgesel tabloyu tek boyutlu bir denklemle sınırlar ve gerçek dengeleri yansıtmaz. Örneğin, Körfez ülkeleri on yıllardır İran ile doğrudan bir çatışmaya girmemiş, aksine pek çok dönemde ortak coğrafya ve iç içe geçmiş ekonomik çıkarlar üzerinden normal ilişkiler kurmayı denemiştir.
Buna rağmen bu ülkeler, İran’ın siyasi söyleminde kimi zaman bir baskı alanı, büyük bir çatışmada birer koz veya son olarak füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alınan taraf olmuşlardır. Üstelik bu saldırılar, İsrail’e atılanlardan bile daha yoğun hale gelmiştir. İşte bu noktada, söz konusu stratejik yaklaşımın temel sorunlarından biri ortaya çıkıyor: Bölgesel üstünlük algısı veya Körfez ülkelerinin büyük dengeler oyununda rehine olarak kullanılabileceği inancı.
Ancak bu varsayım, önemli bir gerçeği göz ardı ediyor: Körfez ülkelerine yönelik herhangi bir askeri hamle, geniş uluslararası tepki olmadan geçmeyecektir. Bunun nedeni yalnızca doğu ve batı ile olan stratejik ilişkiler değil; aynı zamanda Körfez’in istikrarının küresel ekonomi ve enerji güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olmasıdır. Dolayısıyla bu ülkelere yönelik saldırıların tekrarlanması, İran’ın konumunu güçlendirmek yerine, pratikte izolasyonunu artırır, komşu ülkelerle güven ilişkisine darbe vurur. Öte yandan uluslararası toplumun büyük bir kısmı, İran’ın nükleer silah meselesinde de net bir duruş sergilemektedir. Sorun yalnızca nükleer teknoloji değil; dünya güçlerinin, İran’daki siyasi sistemin doğasına ve karar alma mekanizmalarına duyduğu güvensizlikten kaynaklanıyor. İran’ın tekrarlayan genişleme ve devrim ihracı söylemleri, bu güveni sarsıyor. Bu yüzden pek çok doğu ve batı ülkesi, düşmanlık nedeniyle değil, bunun bölgesel ve küresel istikrara olası etkilerinden duyulan endişe nedeniyle İran’ın nükleer silah edinmesine karşı çıkıyor. Son açıklamalar, DMO’nun bazen Samson politikası olarak adlandırılabilecek bir yaklaşım sergilediğini gösteriyor; yani bir yerde güvenlik sağlanamazsa, kaosun herkese yayılabileceği düşüncesi. Katılmış olsun ya da olmasın herkes bu durumdan etkilenir. Bu anlayış, istikrarlı bir bölgesel sistemin temeli olamaz.
Dahası, mevcut politika, İran toplumunun kendi beklentilerini de yansıtmayabilir. İran, köklü bir medeniyete sahip, güçlü bilimsel ve kültürel kapasitelere sahip bir ülke. Şüphesiz küresel ekonomide ve bölgesel istikrarda pozitif bir aktör olabilirdi. Ancak düşmanlık ve istenmeyen bir modelin ihraç edilmesine dayalı politikalar, uluslararası izolasyona yol açtı ve ülkeyi uluslararası sistemden nispeten kopuk bir duruma soktu. Gerçek güvenlik, Ortadoğu’da tehdit temelli bir denklemle sağlanamaz. Bunun yerine tamamen farklı bir prensip geçerlidir: devletlerin egemenliğine saygı, iç işlerine müdahale etmeme ve komşularla ortak çıkarlar temelinde ilişkiler kurma. Bölgeyi karşılıklı askeri mesajların sahasına çevirmek, sadece daha fazla gerginlik ve istikrarsızlığa yol açar.
Son söz: Acelecilik ve pervasızlık hüküm sürdüğünde… kaybeden her zaman halktır.