Hazım Sağıye
TT

Hizbullah'ın vatanseverliği, vatanseverliğin tam aksidir

Hollandalı-Amerikalı siyaset bilimci Arend Lijphart, bölünmüş ülkelerde gücün, ana sosyal grupların liderleri arasında paylaşıldığı, böylece hiçbir grubun diğerlerine tek başına hükmetmediği “uzlaşmacı demokrasi” adını verdiği bir sistem geliştirmiştir. Bazıları “uzlaşmacı demokrasiyi”, istikrarı çoğunluğun yönetiminden ziyade gruplarının elitleri arasındaki iş birliğine dayanan toplumlar için bir teori olarak sunmuştur. Kavramı tanımlayan unsurlara gelince, grupların liderleri arasında geniş koalisyonların oluşması, her grubun kendi çıkarlarını tehdit ettiğini düşündüğü kararları veto etme hakkını saklı tutması, aralarında pozisyon ve kaynakların orantılı dağılımı ve son olarak her grubun bir tür sektörel özerklik veya özyönetimden yararlanmasıdır.

Hollanda, Lijphart'ın orijinal modeliydi, zira kendisi Katolik, Protestan, sosyalist ve liberal olmak üzere “sütunlara” ayrılmış bir toplumdur. Her “sütun”un kendi okulları, medyası ve ayrı örgütleri vardır. Ancak bu grupların elitleri, en üst düzeylerde birbirleriyle iş birliği yapmaları bakımından benzersizdir. Lijphart'ın görüşüne göre Lübnan, Belçika, İsviçre ve elbette Hollanda ile birlikte, tamamlanmamış örnekler olan Malezya, Kıbrıs ve Kanada uzlaşmanın ana örneklerindendi. Daha sonra, diğer araştırmacılar bu listeye Bosna, 2003 sonrası Irak ve geçiş dönemindeki Güney Afrika'yı da eklediler.

Bu teoriye birçok eleştiri yöneltildi ve yöneltilmeye devam ediyor, ancak en önemlisi ilkenin kendisidir; az sayıda uzlaşma ve birçok alt kültüre sahip, belirli bir “uzlaşma” formülünü dikte eden modeller ile daha fazla uzlaşma ve daha az alt kültüre sahip, çoğunluğun yönetimi yoluyla demokratik yönetimi kolaylaştıran modeller arasındaki ayrımdır. Lübnan, bölgemizde ilk kategoriye giren tek ülke değil, ancak tartışmasız en sorunlu olanıdır.

Öte yandan, bölünmüş bir ülkedeki bir grubun, diğer gruplar tarafından bir nedenden dolayı onaylanmayan bir dış savaşa girme hevesinin, uzlaşmanın önündeki en büyük engellerden biri olduğu şüphesizdir. Napolyon Savaşları'ndan sonra Avrupa'yı şekillendiren 1815 Viyana Kongresi'nde İsviçre'nin tarafsızlık deklare etmesinin örtük nedenlerinden biri, İsviçre'nin komşusu olan ülkelerin (Fransa, Almanya ve İtalya) milliyetlerinin bir uzantısı olan çeşitli milliyetlerden oluşmasıydı. Bu durumda, bir dış savaşa karışmak ile iç savaşın patlak vermesi arasındaki mesafe çok kısadır ve tarafsızlık, komşularının bir uzantısı olmamaya karar vermiş bir halk için mutlak bir gereklilik ve ulusal bir ilke haline gelir.

Lübnan'daki “uzlaşmacılık” ilkesine yönelik, bazıları geçerli olan eleştirilere rağmen, Lübnan formülünün mimarları bu endişeyi duymakta devam etti; 1943'teki bağımsızlığın Bişara el-Huri ve Riyad el-Sulh isimleriyle ilişkilendirilmesi bunun sembolik kanıtıdır. Muhtemelen, önce Nasırizm, sonra da Filistin devrimiyle dış ilişkilere öncelik verilmesi, Müslüman mezheplerin şikayetlerinin giderilmesinin önündeki en büyük engeldi. Bu şikayetler, uzlaşma koşullarını iyileştiren Taif Anlaşması ile büyük ölçüde giderildi.

Bugün, herhangi bir uzlaşmanın geliştirilmesinin önündeki en büyük engelin silahlar olduğunu söylemek abartı olmaz. Silahlar, birleşik olması gereken bir ulusun vatandaşları arasında güvenin hakim olması gereken yerde korkuları körükler ve güvensizlik tohumları eker, onları uzlaşmayı neredeyse imkansız hale getiren dış savaşlara sürükler. Savaşın bir uzantısı olan ve içten içe kaynayan bir iç çatışmayı körükleyen yerinden edilme ve mülteciler trajedisinden bahsetmiyoruz bile.

Lübnan bağlamında uzlaşma, herhangi bir geçerli vatanseverliğin ön koşulu olduğundan, Hizbullah ve savaşı, bazıların onlara atfettiği vatanseverlik etiketini kaybetmiş, tanım gereği vatanseverliğin antitezi haline gelmiştir. Örneğin, Lübnan halkının en az üçte ikisi içine sürüklendikleri bu savaşa inanmazken, bu savaşın “ulusal” olarak nitelendirilebilmesi akıl almazdır. Yahut Hizbullah’ın silahını artık gayrı meşru gören seçilmiş bir devletin kurumlarını hiçe saymanın vatanseverlik olduğu da düşünülemez. Hizbullah’ın İran ve Devrim Muhafızları ile olan inkar edilemez organik ilişkisinden ise bahsetmiyoruz bile.

Hizbullah’ın “vatanseverliğini” ve savaşını savunanların argümanlarına gelince, üç birbirine bağlı noktaya dayanmaktadır. Birincisi, anavatanın kendisini, toplumun yapısını ve alt gruplarının kültürlerini göz ardı eden, sivil bölünmeyi “sağ” ve “sol” veya “onur” ve “aşağılanma” arasında bir çatışma olarak sunan örtük bir tanım. İkincisi, küçük bir azınlığın silah zoruyla dayattığı kaderci bir tercihi reddettiği için bu anavatanın vatandaşlarının büyük çoğunluğunun karalamaya maruz kalması ve vatana ihanetle suçlanmasıdır. Üçüncü nokta, uzlaşma değil, üstün gelme ve “halkın düşmanlarına” boyun eğdirme olarak varsayılan bir vatanseverlik tanımının benimsenmesidir. Böylece bu sözde vatanseverliğe, uzlaşıya katılım ve onu geliştirmekle değil, yabancı bir güce karşı düşmanlıkla ölçülen (vatanseverlik, emperyalizme ve Siyonizme karşı düşmanlıktır) aksi bir tanım getirmektir. Bu, elbette, grupların ne düşündüklerini gösteren bir referanduma dayanmayan, aksine böyle bir referandum talep edenleri ihanetle suçlayan bir tanımdır.

Bu özellikler, vatanseverlik eksikliğine sürekli savaşlar ve aşırı insani ve ekonomik maliyetler yoluyla despotizm ve anlam çarpıtmasını eklediğinde, nüfusun çoğunluğunu, anavatanı veya vatanseverliği tamamen ortadan kaldıracak bir iç savaşa sürüklemekle tehdit eder. Bugün Lübnan'da tam olarak bu yaşanmaktadır.