Washington, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn arasında -pratik olarak- koşulsuz ve garantisiz doğrudan müzakerelerle başlayarak, “resmi” Lübnan hükümetini İsrail ile normalleşmeye doğru zorla itmeye devam ediyor.
Bu baskı, anlamsız bir “ateşkes” ilanından bu yana yaklaşık 325 Lübnan vatandaşını öldüren ve ülkenin güney ve güneydoğusunda bombardıman, yıkım ve yerinden etme operasyonlarını hızlandıran İsrail tarafından herhangi bir “iyi niyet” belirtisi olmaksızın yoğunlaşıyor.
Bu arada, Lübnan içinde ne yazık ki iki eğilim arasındaki bölünme çok açık.
Birinci eğilim, İsraillilerle doğrudan, koşulsuz müzakerelere girmekten başka bir alternatif görmüyor. Bu, yalnızca Lübnan ve İsrail tarafları arasında sahada eşitlik olmadığı argümanına değil, aynı zamanda tek bölgesel sponsorun mevcut yönetim altındaki Washington olmasına da dayanıyor.
İkinci eğilim, ABD'nin her iki tarafın da çıkarlarına hizmet eden formüllere ulaşmak için değil, İsrail'in üstünlüğünün “resmi” olarak onaylanması için müzakereler yapmak istediğine inanıyor. Böylece İsrail’e, Lübnan içinde ve karasularında istediği her şeyin altın tepside sunulacağını düşünüyor.
Birinci eğilimi temsil eden ve müzakere isteyen grup, Menahem Begin ve Ariel Şaron'un askeri komutasındaki İsrail güçlerinin Lübnan'ın yarısını işgal edip başkent Beyrut'a ulaştığı 1982 senaryosunu tekrarlar şekilde, yüksek oranda Hristiyanlardan oluşuyor.
Bugün olduğu gibi o zaman da, İsrail savaşı, mevcut ABD Başkanı Donald Trump gibi, o zamanlar Cumhuriyetçi Parti'nin sağ kanadının lideri olan Başkan Ronald Reagan, Savunma Bakanı Caspar Weinberger ve Lübnan doğumlu başkanın özel temsilcisi Büyükelçi Philip Habib'in onayını almıştı.
1982'de Filistin direnişi ve örgütleri, ayrıca Lübnan solundaki müttefikleri, hem Begin'in hem de Reagan'ın ortak düşmanı ve hedefiydi. Nitekim, İsrail işgali, geçici de olsa, iki önemli hedefi gerçekleştirdi.
Birincisi, Filistin direniş örgütlerinin savaşma gücünü kırmak ve onları Lübnan'dan çıkarmak.
İkincisi, 17 Mayıs 1983'te, hem İsrail hem de Amerikan tarafının beklediği gibi, İsrail ile tam normalleşmenin önünü açacak doğrudan barış görüşmelerini kabul eden bir Lübnan cumhurbaşkanının seçilmesi.
Bu iki hedef, Tel Aviv ve Washington'un uzun vadede olayları kontrol etme güçlerini kaybetmelerinden önce kısmen gerçekleşti. Zira Lübnan'ın “hesapları” ve “denklemleri”, İsrail “yarış atına” bahis oynayanları bile Arap derinliğinin, bu derinliğin ve çıkarlarının çok mezhepli bir ülke olan Lübnan için herhangi bir yönetim biçimini sürdürmedeki öneminin farkında olmanın önemini düşünmeye zorladı.
O dönemde Hristiyanların çoğunluğunun Mayıs Anlaşması'nı kabul ettiği doğru, ancak Tel Aviv ile normalleşme yanlısı Hristiyan şahinlerin beklentilerinin aksine, bu çoğunluğun liderleri Müslümanlar arasında da çoğunluğu sağlayarak anlaşmayı örtmeyi başaramadılar.
Dahası, geleneksel olarak uzlaşmacı Lübnan'ın açık bir “kazanan ve kaybeden” durumuyla Mayıs Anlaşması'ndan çekilmesinin katkıda bulunduğu birçok boşluk hızla ortaya çıktı ve bu da ihlal ve dönüşümlerin önünü açtı.
Gerçekte, demografik çeşitlilik göz önüne alındığında ve özellikle çeşitli tarafların 1982 İsrail savaşının yarattığı kırılgan üstünlükten yararlandığı düşünüldüğünde, böyle bir dengesizliği sürdürmek kolay değildi.
Başlangıçta, Hafız Esed rejiminin Lübnanlı örgütler ve Filistinli örgütlerin kalıntılarıyla olan ilişkileriyle temsil edilen “Suriye faktörü” vardı. Bu bağlamda, bu örgütlerden birinin bir üyesinin, Washington tarafından, özellikle de Philip Habib tarafından desteklenen seçilmiş Cumhurbaşkanı Beşir Cemayel'in suikastından sorumlu tutulmasını not etmeliyiz.
Hristiyan dini grupları içinde de “Arap derinliğine” karşı yapılan “darbeye” ve “tüm yumurtaları İsrail sepetine koymaya” tamamen karşı çıkan ılımlılar vardı.
Yukarıdakilere ek olarak, Hristiyan militanların Dürzi çoğunluklu bir bölge olan Cebel-i Lübnan’a hareket etmesi ve bazılarının yerel halka karşı işlediği ihlaller, beklenmedik ve etkili bir faktörü tetikledi. Bu ihlaller, Lübnan genelinde ve İsrail içinde Dürzileri kışkırttı; Dürziler, aralarında üst düzey bakanların da bulunduğu önde gelen İsrailli politikacılarla temas kurdular ve onlara önemli ölçüde baskı uyguladılar. Bunun İsrail ordusu saflarındaki Dürzi askerleri de kışkırttığından bahsetmeye gerek bile yok. Sonuç olarak, Dürziler Cebel-i Lübnan’ın güneyinin kontrolünü ele geçirmeyi başardılar. Ardından, çok geçmeden Sünni kesim de cesaretini toplayarak etkisini yeniden kazandı. Şam-Tahran ekseni, Lübnan'ın doğusundaki ve güneyindeki Şii çoğunluklu bölgelerdeki hakimiyetini sıkılaştırdı.
Bugün, özel temsilciler Philip Habib ve Michel Issa'nın rolleri de dahil olmak üzere birçok benzerlik olmasına rağmen, durumun 1982'de ve sonrasında yaşananların birebir kopyası olması muhtemel değil.
Ancak, ABD'nin dayattığı müzakerelerden önce ve sonra ciddi yanlış hesaplar yapılırsa, Lübnan ve bölgenin tamamı için vahim sonuçlara tanık olabiliriz.
Bana göre, Lübnan'ın kırılgan durumu, İsrail'in yerleşimci ajandasının körükleyeceği bir iç savaş senaryosuna dayanamaz.
Ayrıca, bir bütün olarak Ortadoğu'daki Şii durumu da İran'a karşı büyük bir Amerikan savaşını kabul etmeyecektir; bunun sonuçlarını şimdiden görüyoruz.
Ve elbette, mevcut oluşumların hayatını tehdit eden, ulusal dokuyu parçalayan, ekonomik refah fırsatlarını yok eden, Arap dünyamızın artan komplolar, büyük güçler arasındaki rekabetin ortasında nefretin kurbanı olmaya devam etmesini sağlayan bu intiharcı bahisler oynanmaya devam ederse, Arap dayanışması için endişe duyuyorum!