Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Temkinli bir şekilde kötümser mi olmalıyız yoksa dürtüsel olarak iyimser mi?

ABD-İran anlaşmasının sızdırılan detayları, eğer bu sızıntılar doğruysa, iki geleneksel düşman arasında sadece ikili bir anlaşma olarak görülemez. Aksine, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde güç dengelerini yeniden kurma girişimidir. Ortadoğu ve özellikle Arap Körfez bölgesi, yarım yüzyıldır bölgeyi kasıp kavuran gerilim ve güvenlik endişeleri nedeniyle son yıllarda ağır bir bedel ödedi. Son elli yıldır bölge, sürekli olarak siyasi ve askeri bir volkanın eşiğinde yaşıyor.

İran'ın artık çağdışı olan emperyalist genişlemesinin dolaylı bir ifadesi olan “devrimi ihraç etme” düşüncesini temel alan siyasi ideolojisi değişmedikçe, bu aşamada kapsamlı ve neredeyse kalıcı anlaşmaya varılabileceği konusunda iyimser olmak zor.

40 günlük savaş sırasında Körfez ülkeleri, diğer bölgelere göre İran’ın füze ve insansız hava araçları saldırılarına daha fazla maruz kaldı. Hayati altyapı, ekonomik tesisler, şehirler ve sivil havaalanları hedef alındı. Körfez, çatışmanın merkezindeydi, çevresinde değil. Ancak dikkat çekici olan, Körfez devletlerinin askeri yeteneklerine ve uluslararası ittifaklarına rağmen, çatışma çemberini genişletecek aceleci tepkiler vermekten kaçınmasıydı. Modern savaşların, seferberlik çağrıları ne kadar yüksek sesle yapılırsa yapılsın, mutlaka istikrarlı siyasi hedefleri gerçekleştirmeyeceğine dair derin bir siyasi farkındalık vardı.

Bu Körfez duruşu, gerçekliğin soğukkanlı değerlendirmesiydi. Tarihin her zaman bize gösterdiği gibi, coğrafya herkese kendi şartlarını dikte eder. İran ve Körfez, coğrafya gereği komşudur; bu gerçek füzeler veya insansız hava araçlarıyla ortadan kaldırılamaz. Son savaş, Tahran'daki bazı karar alıcıları güç kavramını ve sınırlarını yeniden düşünmeye sevk etmiş olabilir. Zira yıkıma neden olacak araçlara sahip olmak bir şey, istikrar yaratma ve etkiyi pekiştirme yeteneği ise tamamen başka bir şeydir.

Medyaya sızdırılan maddeler arasında, yer altı nükleer tesislerinin yasaklanması, İran'ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi, uluslararası denetçilerin sıkı denetimine izin verilmesi ve zenginleştirmenin uzun yıllar boyunca kısıtlanması, daha sonra da yüzde 4’ü geçmeyecek sınırlı bir seviyeye izin verilmesi gibi konular yer alıyor. Bu maddeler, dünyanın artık istikrarsız bir bölgede belirsiz bir nükleer programı ve genişlemeciliği savunan bir siyasi doktrini kabul etmeye hazır olmadığını ortaya koyuyor. Krizin teknik değil, derin bir siyasi güven krizi olduğunu gösteriyor.

Daha da önemlisi, son on yıllardaki pratik deneyimler, İran'ın üç yönlü projesinin -nükleer program, uzun menzilli füzeler ve Arap ülkelerinde silahlı vekil güçlerin kurulması ve desteklenmesi- İran'a veya komşularına istikrar getirmediğini göstermiştir. Aksine, bunlar, çatışmanın genişlemesine ve tüm Arap devletlerinin ve toplumlarının tükenmesine yol açmıştır. Irak bunun bedelini ödedi, Suriye ödedi ve Lübnan tarihi bir çöküş yaşıyor, Yemen ucu açık bir savaşın içinde sıkışıp kaldı ve Gazze enkaz haline geldi. Dahası, İran da bu politikalardan yaptırımlar, ekonomik zorluklar, vasıflı işçilerin göçü ve yaşam standartlarında düşüşten başka bir şey elde etmedi. Pratikte “nüfuz ihraç etmenin” karşıt bir direniş doğurduğu ve milis güçler kurmanın istikrarlı devletler yaratmadığı kanıtlandı.

Sahip olduğu güvenlik araçlarına veya seferberlik söylemine rağmen, halk için refaha dönüşmeyen herhangi bir siyasi proje zamanla devam etme gerekçesini kaybeder. Anlaşmanın dikkat edilmesi gereken bir diğer maddesi ise Hürmüz Boğazı'ndaki kısıtlamaların kaldırılmasıyla ilgili. Bu boğaz sadece yerel su yolu değil, küresel ekonomi için hayati bir damar. Buna yönelik herhangi bir tehdit, enerjiye, ticarete, gıda fiyatlarına ve uluslararası ekonomik istikrara doğrudan tehdittir. Tüm dünya, özellikle son krizlerden sonra, Körfez’in güvenliğinin artık dar bölgesel endişe değil, tüm küresel ekonomiyle bağlantılı bir konu olduğunu öğrendi.

Bu nedenle, Körfez'de gerilimin tırmanma olasılığını azaltan herhangi bir uzlaşı, temkinli bir iyimserlikle değerlendirilmelidir. Barış sadece ahlaki bir slogan değil, ekonomik ve insani bir zorunluluktur. Kalkınma istikrarlı bir ortam gerektirir, yatırımlar çatışma ortamında gelişmez ve uluslar savaş uçaklarının ve insansız hava araçlarının sesleri altında geleceklerini inşa edemezler.

Belki de öğrenilmesi gereken en önemli ders, geleceği şekillendirmek için yalnızca gücün yetersiz olduğudur. 21. yüzyıl, insan hakları, kalkınma, şeffaflık ve açılım kavramlarında muazzam bir birikime tanık oluyor. İster İran'daki Şah rejimi ister Romanya'daki Çavuşesku rejimi, isterse de güvenlik baskısının tarihin akışını durdurabileceğine inanan diğer rejimler olsun, mutlak baskıya dayanan rejimler ağır bedeller ödediler.

İran halkı, tüm halklar gibi çatışmadan çok kalkınmaya yatırım yapan ve korku alanlarını genişletmek yerine umut kapılarını açan bir devlet altında yaşamayı hak ediyor. Körfez'in de İran gibi büyük bir komşuyla kriz ihraç etmeye değil, egemenliğe saygı, müdahale etmeme ve ekonomik iş birliğine dayalı normal bir ilişkiye ihtiyacı var.

Anlaşmaya dair sızdırılanlar sorunların sonu anlamına gelmiyor, ancak bölgenin uzun süren savaşlardan bıkmış olduğu, siyasi bilgeliğin güç yanılsamalarından çok daha az maliyetli olduğu gerçeğinin yeni bir şekilde farkına varılmasının başlangıcı olabilir. İran projesi, gözden geçirmeye veya hesap sormaya açık olmayan katı kavramlar üzerine kuruldu; dahası iktidardaki elit kesim, İran halkının çoğunluğunun isteklerine aykırı olarak, aşırılıkta birbiri ile yarışıyor. Sonuç olarak; İran gücün sınırlarını test etti; şimdi barışın faydalarını test etmelidir.