İmil Emin
Mısırlı yazar
TT

İki barış arasındaki dünya

Bu ayın 14 ve 15'inde, ABD Başkanı Donald Trump, ikinci döneminin en önemli dış ziyaretlerinden birini gerçekleştirecek ve yükselen küresel güç Çin'e gidecek.

Trump'ın Çinli mevkidaşı Şi Cinping ile görüşmesi, iki büyük güç arasındaki ilişkilerin geleceğine kapı açarak, iş birliği ve birlikte yaşama yollarının var olup olmadığını veya Tukidides (Thucydides) tuzağının onları kaçınılmaz bir çatışmaya götürüp götürmeyeceğini ortaya koyacak.

Ziyaret gerçekten önemli olduğundan, son günlerde ziyaretle ilgili analitik bakış açıları çoğaldı. Bunlar arasında, ünlü Amerikan dergisi “Foreign Affairs”te yayınlanan, demokratik barış ve Konfüçyüsçü barış kavramı, bunların durumu nasıl değiştirebileceği ve eğilimleri nasıl dönüştürebileceği, başka bir deyişle, bu iki ideolojinin savaşsız bir dünya yaratma yeteneği  üzerine bir makale de yer alıyor.

Üç Amerikalı ve Çinli düşünür tarafından yapılan kapsamlı analiz, Batı demokrasileri tarafından kurulan barış dönemleri ile Çin’deki Konfüçyüsçü düşüncenin ortaya çıkışını ve ilerlemesini kolaylaştırdığı diğer dönemler arasında tarihsel bir karşılaştırma sunuyor.

Nereden başlayalım?

Demokratik barış kavramıyla başlayalım; bunun özü, demokrasilerin kendi aralarında savaşmak yerine iş birliği yaparak nefretten, ateş, kan ve barut kokusundan arınmış, sakin dönemlerin temelini atmalarıdır. Bu, ekonomik refahın önünü açar ve vatandaşlarının yaşam standardını yükseltir.

Bu bağlamda, tarihsel olarak “Belle Époque” (Güzel Dönem) olarak bilinen dönem, demokratik barışın etkinliğine dair örnektir. Üçüncü Cumhuriyet dönemindeki Fransa ve Avrupa tarihinin bu dönemine, iyimserlik, bölgesel barış ve ekonomik refahın yanı sıra edebiyat, müzik ve görsel sanatlar, özellikle de tiyatroda bir canlanma ve gelişme damga vurmuştur. Bu dönem 1871'den 1914'e kadar sürmüştür.

Benzer şekilde, kurucu babalar tarafından özgürlük, eşitlik, adaletin korunması ve ifade özgürlüğünün kutsallaştırılması temelleri üzerinde kurulan Amerikan demokrasisi de demokratik barışa bir örnektir. Bu temeller, yaklaşık iki bin yıl önce kurulan Roma İmparatorluğu'nun nesnel eşdeğeri olan bir Amerikan imparatorluğunun yükselişine zemin hazırladı. ABD’deki demokratik barış daha sonra Avrupa'daki muadilinin Nazizm ve Faşizmin pençelerinden kurtarılmasında çok önemli bir rol oynadı.

ABD'nin son yüzyılda Amerikan demokratik barışının temel taşı haline geldiğini ve olmaya devam ettiğini söylemek abartı olmaz.

Peki, ya Doğu Asya?

Tarih, savaşların neredeyse yok denecek kadar az olduğu ve 1598'den 1894'e kadar Çin, Japonya, Kore ve Vietnam bölgelerinde barışın hüküm sürdüğü benzer bir dönemi kaydetmektedir.

Bunun sırrı, Konfüçyüs felsefesinde yatıyordu ve Çin, birbirine bağlı bir bölgesel yönetim sisteminin kurulmasından sonra huzurun hâkim olduğu bu Asya barışının kilit noktasıydı. Bu sistem, güvenliği, refahı ve serbest ticareti güvence altına almaya yardımcı oldu.

Konfüçyüsçü bakış açısına göre amaç farklılıkları ortadan kaldırmak değildir, tam tersidir. “Farklılıklarla uyum” felsefesi, uluslar, kültürler ve inançlar arasındaki farklılıkları kabul ederek, benimseyerek ve hatta memnuniyet ile karşılayarak gerçekleşir.

Konfüçyüs düşüncesinin biraz daha derinlerine daldığımızda, uyumun insanlığın en yüksek ideali olarak kabul edildiğini, özellikle de başkalarıyla ve doğayla uyumu insan mutluluğunun sırrı olarak gördüğünü anlarız.

En ünlü eseri “Seçmeler”de, büyük Çinli filozof Konfüçyüs (MÖ 551-479), uyumu temel bir ihtiyaç olarak benimser ve rasyonel bireylerin farklı görüşlere saygı duymaları ve çeşitli insanlarla uyumlu bir şekilde çalışabilmeleri gerektiğini vurgular. Bu, aile içinde, devlet içinde ve küresel ölçekte insan etkileşiminin tüm seviyeleri için geçerlidir.

Dünya, Doğu ve Batı'yı saran derin bölünmeler ve siyasi kutuplaşmanın yoğunlaştığı şu dönemde, bu iki gelişmiş modele hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor. Bu arada, milliyetçilik ve mezhepçilik, tarihsel düşmanlıkları derinleştiren yollar buluyor ve bu da küresel nefret ve dolayısıyla üçüncü bir dünya savaşı hayaletini ortaya çıkarıyor.

Bu nedenle, günümüz olaylarının kaosunun çizdiği mevcut kasvetli tablodan tek çıkış yolu olarak, farklı uluslar ve kültürler arasında uyum ve barış içinde bir arada yaşama felsefesine ve farklı ideolojiler arasında yakınlaşmaya acil bir ihtiyaç olduğu söylenebilir.

Yukarıdaki satırlar, Batı ve Doğu için demokratik ve Konfüçyüsçü barışa dayanan ortak etik çerçeveyi genişletmek için tarihi bir fırsat bulunduğunu anlatıyor. Bu, insanlığın temel farklılıkları aşmasını ve küresel olayların çalkantılı denizinde dünya barışını korumasını sağlayacaktır.

Bu kez, ideolojilerin mirası, çağdaş pragmatizmin acı gerçeklerine karşı kazanan at gibi görünüyor. 

Beyaz Saray’ın efendisinin Çin ziyareti, Konfüçyüs ve Benjamin Franklin'in ortak felsefi zemininde bulunan, savaşları önleyecek ve ölümün sıradanlaştığı, hatta belki de bir tür ibadet haline geldiği bir dünyada çatışmanın kaçınılmazlığını sona erdirecek bir zemini düşünmenin kapısını aralıyor.