Amr el-Şobaki
TT

Kamuoyu tartışması sosyal medyadan daha büyüktür

Gelişmiş ülkelerde kamuoyu tartışmasının unsurlarını şekillendiren birçok taraf vardır; bunlar arasında hükümet politikaları, siyasi partiler, sendikalar, araştırma ve düşünce kuruluşlarının değerlendirmeleri, gazete ve dergi yazarları yer almaktadır. Tüm bu taraflar, kamuoyu tartışmasının konularını ve bazen de önceliklerini belirlemeye katkıda bulunur.

Bunlara sosyal medya ve kullanıcılarının paylaşımları adında yeni bir kaynağın eklendiği doğru. Bunların çoğu iyi, ancak bazıları aceleci ve yüzeysel iken, bazıları da elektronik komitelerin sahte bir tartışma yaratma direktiflerinin yansımasıdır. Bununla birlikte, herhangi bir toplumda kamuoyu tartışmasının temel unsurlarından biri olmaya devam ediyor, ancak tek unsuru değil.

Gerçek şu ki, ABD ve İsrail ile İran arasındaki son savaş ve İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırganlığı, birçok yönüyle aynı fikirde olmasak bile, sosyal medyada göz ardı edilmemesi veya küçümsenmemesi gereken bir tartışmayı başlattı. Burada önemli olan bilhassa güvenlik konularında, sosyal medyanın, Arap tartışmalarının tek belirleyicisi olmamasıdır. Keza müttefikleri, rakipleri veya düşmanları ve onlarla nasıl başa çıkılacağını da tek başına belirlememelidir.

Gelişmiş ülkeler, çatışan ve bazen savaşan devletler ve taraflar arasında çok sayıda iletişim kanalı oluşturmayı başarmıştır. Yaklaşık dokuz yıl önce bir İskandinav başkentinde düzenlenen bir konferansı hâlâ hatırlıyorum; açılış oturumunda ana konuşmacı eski İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'ti. Körfez’den önde gelen bir entelektüel, Arap ve Ortadoğu ülkelerinden araştırmacılar, uzmanlar ve eski bakanlar da konferansa katılmıştı.

İran meselesi, bu konferansta ve diğer onlarca konferansta “ikinci yol” olarak bilinen tartışmaların odak noktasıydı. İkinci yolun ayırt edici özelliği, medyada gündeme getirilmeyen veya kamuoyu tarafından açıkça tartışılmayan, daha açık fikirli ve devleti resmi olarak temsil etmeyen kişiler tarafından hassas konuların tartışılmasını sağlamasıdır. Bu yollar, bazı durumlarda belirli konularda atılımların ve mevcut krizlerin çözülmesinin önünü açmıştır.

Gerçek şu ki, İran'ın Arap dünyasıyla ilişkisi karmaşık. Zira bu ilişki bir yandan, İran’a saldıranların İsrail ve ABD olması ve İsrail'in Arap topraklarını işgal etmeye devam etmesi ikilemiyle karşı karşıya bulunuyor. İsrail, ister tüm Arap devletleriyle isterse sadece üçüyle savaşmış ve ardından ikisiyle barış antlaşması imzalamış olsun, işgalci bir güç olmaya devam ediyor. Soykırım suçları işledi, uluslararası hukuku ve meşruiyeti onlarca kez ihlal etti ve ister siyasi ister askeri olsun, bölgedeki çatışmaları yalnızca kaba kuvvetle çözme yöntemini benimsiyor.

Gerçekten de İsrail hakkındaki tartışma, sadece oluşturduğu tehditleri analiz etmekle sınırlı kalmamalı, aynı zamanda ve belki de öncelikle, Arap dünyasının İran'ın oluşturduğu tehditlere kıyasla İsrail'in oluşturduğu tehditlerin derecesine ilişkin algısındaki farklılıkları ele almalı.

Arap dünyasının, sosyal medyadaki tartışmaların ötesinde, Tel Aviv ile barış sürecini yeniden canlandırma fırsatlarını tartışması gerekiyor. Şunları da tartışmalıdır; Arap dünyası, Mısır’ın Cumhurbaşkanı Sedat döneminde kullandığı ve bir barış antlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanan araçların ötesinde yeni araçlara mı ihtiyaç duyuyor? Siyasi baskı ve uluslararası yaptırımlar, Filistin-İsrail çatışmasının çözümüne giden bir yol olabilir mi, yoksa İsrail artık Filistinlilerle barışla ilgilenmiyor ve halihazırda “toprak karşılığında barış” temelli Arap Barış Girişimi'ni kabul etmeye hazır değil mi?

İran'a gelince, kapalı kapılar ardındaki tartışmalar veya sosyal medyadaki yaygara, belirli konular üzerinde yeni bir akademik tartışma düzeyine taşınmalıdır. Bu konuların başında şu geliyor; İran kontrol altına alınabilir mi? Vekilleri veya kolları olmayan, Arapların, Arap olmayanların ve tüm insanlığın modelini dayatma veya vesayet olmadan değerlendirmesine olanak tanıyan normal bir devlet haline gelebilir mi? Savaş İran'ın davranışlarını değiştirebilir mi, yoksa Tahran'ın politikalarında değişiklik yaratmak için yeni araçlar mı aranmalıdır?

Geriye Arap ulusal güvenliği sorunu kalıyor. Sosyal medyadaki suçlamaların ötesinde, sorulması gereken soru şudur: Arap ulusal güvenliği hâlâ var mı? Eğer cevap, bizim gördüğümüz gibi, kesin bir evet ise Arap güvenliğine yönelik çeşitli tehditlerle nasıl başa çıkabiliriz? Ya da en azından, her ülkenin karşı karşıya olduğu tehditlere ilişkin farklı Arap bakış açıları olduğunu nasıl kabul edebiliriz? Zira Suriye, Lübnan veya çeşitli Körfez ülkelerinde, İran'ın ülkesine nasıl doğrudan bir tehdit oluşturduğunu, ideolojik veya siyasi duruşlardan ziyade gerçeklere dayanarak anlatanlar olacaktır.

Bölgenin ve Körfez ülkelerinin güvenliği ve bu tehditlerin kaynakları hakkındaki kamuoyu tartışması, sosyal medyaya bırakılamayacak kadar önemli bir tartışmadır. Savaş sona erdiğinde, Arap dünyasında herkesin bölgenin geleceği hakkında ciddi ve şeffaf bir tartışmaya ihtiyacı olacaktır. Keza şu soru da tartışılmalıdır: Amerikan güvenlik şemsiyesine bağımlılık derecesi vazgeçilmez mi? Ve bu bağımlılığın bedeli nedir? Bu, sosyal medyadan uzak bir ortamda yapılması gereken bir tartışmadır.