Hizbullah'ın gerilimi yükseltme politikasını benimsemesiyle birlikte, Lübnan cumhurbaşkanlığına, başbakanlığına ve Maruni dini kurumuna karşı yürüttüğü ihanet suçlamaları dalgasına ve söylemsel gerilime ışık tutmak gerekiyor. İlk bakışta nedeni içsel gibi görünen bu politika, gerçekte bölgesel değişimlerle bağlantılı. Zira Lübnan bugün bir yol ayrımında; sürdürülebilir barış yolu ile sürekli direniş ve savaş yolu.
Birkaç içsel faktör dikkate alınmadan anlaşılamayacak bu gerilimi yükseltmenin sebebi nedir? Birinci faktör, bizzat siyasi projenin doğasıyla ilgili; İsrail ile doğrudan müzakereler fikri ve hatta kalıcı barış önerisi, sadece alternatif bir siyasi seçenek değil, aksine, direniş söyleminin onlarca yıldır üzerine inşa edildiği anlatının kalbine indirilmiş bir darbe. “Açık çatışma” mantığından “istikrarlı çözüm” mantığına geçiş, direniş söyleminin ve savunucularının meşruiyetini tamamen bitiriyor, bu da gerilimi yükseltmeyi, sadece anlık bir tepki değil, tüm bir modeli savunmanın varoluşsal bir aracı haline getiriyor.
İkinci faktör, devlet içinde karar konumunda yaşanan değişimdir. Suriye hegemonyası döneminden ve sonrasından beri, Hizbullah geleneksel olarak egemenlik konularında son sözü söylemiş, bu konuda özellikle Michel Avn'ın önemli bir Hristiyan desteği sağladığı dönemde, kendisine siyasi koruma sağlayan iç ittifaklara güvenmiştir. Bugün, Lübnan yönetimi kurumların otoritesini yeniden tesis etmeye çalışırken, bir tarafın karar alma üzerindeki tekelinin artık kabul edilmediği görülüyor. İşte gerilimi artırma, bu yeni denkleme bir karşı duruş ve eski nüfuz hatlarının yeniden tesis edilmesi çabasıdır. Joseph Avn'ın Aksa Tufanı operasyonuna verilen tepkinin tetiklediği bölgesel depremin ardından cumhurbaşkanlığına gelişini çevreleyen koşulları, ardından güç dengesini etkileyen ve devlet dışı aktörlerin rollerini sona erdirme çabası da dahil olmak üzere denklemi alt üst eden bölgesel değişimleri de göz ardı etmemeliyiz.
Üçüncü faktör, temsil hakkı mücadelesinin doğasında gizli. Devlet müzakere gibi egemenlikle ilgili bir karar almaya yaklaştığında şu soru tekrar gündeme gelir: Ulusal çıkarları tanımlama yetkisi kimdedir? Cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığı hedef almak, bu yetki iddiasını kısıtlamayı, meşruiyet ve kurumların sınırlarını yeniden çizmeyi amaçlıyor. Hizbullah, Lübnan sistemi içindeki güç dengesini yeniden dağıtan kazanımlar elde etmeden anayasal kurumların otoritesine boyun eğmeye hazır görünmüyor. Hristiyan dini otoriteyi hedef almaya gelince bu, anlaşmazlığı teknik bir siyasi düzeyden kimlik temelli düzeye kaydırarak, Lübnan'ın seçenekleri hakkındaki tartışmayı, bizzat tanımı hakkındaki bir tartışmaya dönüştürüyor.
Bu değişim önemsiz bir ayrıntı değil çünkü tehlikeli bir kapıyı açıyor, o da siyasi anlaşmazlığı patlak verebilecek bir toplumsal gerilime dönüştürmek. Amaç, sokakları patlamanın eşiğine getirmek mi? Daha doğru bir okuma tam aksini gösteriyor. Olup bitenler, içine düşmeden patlamanın eşiğine hesaplı bir şekilde yaklaşmaktır. Amaç, yetkililerin müzakerelerde çok ileri gitmesini engellemek ve karşıt sokağın seferber etme kapasitesini test etmektir. Sınırlı çatışmalar meydana gelirse, bunlar siyasi olarak istismar edilecektir. Çatışma olmazsa, mesaj daha düşük maliyetle iletilmiş olacaktır. Bu, gerilimin bir amaç değil, bir araç olarak kullanıldığı bir uçurum politikasıdır. Zafer mümkün değilse, engelleme geçerli bir seçenek olmayı sürdürür.
Bu bağlamda amaç, kurumları yıkmak değil, onları uyarlamak, böylece müzakerelerin daha sonra kontrol edilemeyen gerçeklikleri dayatabilecek bağımsız bir süreç haline gelmemesini sağlamaktır.
Bölgesel boyut, bu senaryonun parametrelerini belirlemede en etkili faktör olmaya devam ediyor. İç gerilimin tırmanması sadece Lübnan’ın iç çatışması olarak anlaşılamaz; aksine bu, ABD-İran ilişkilerine hâkim olan belirsiz durumun yansımasıdır. Trump'ın İran'a karşı askeri operasyonların bir anlaşma olmaksızın sona erdiğini açıklamasından beri bölge gri bir aşama içinde yaşıyor; ne kesin savaş ne de tam bir çözüm var. Bu durum, Lübnan gibi kırılgan arenaları açık çatışmalara karşı savunmasız bırakıyor; bunun en belirgin örneği, ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail'in Beyrut'un güney banliyösünde Hizbullah liderlerinden Ali Ballut'u öldürmesidir. Washington'un bu tutumu bir güç boşluğu yaratıyor ve özellikle yerel güçleri kendi kırmızı çizgilerini yeniden tanımlamaya itiyor. Bu nedenle, gerilimin artması, iç kamuoyuna güç dengesini göz ardı eden herhangi bir sürecin uygulanır olmayacağı, uluslararası topluma ise bu denkleme uymayan herhangi bir düzenlemenin kırılgan kalacağı mesajını veriyor.
Öte yandan, Amerikan belirsizliğine İsrail'in güneyde yeni gerçeklikler dayatma çabası eşlik ediyor ve artan askeri baskı ve belirsiz bir müzakere süreci ile Lübnan'ı zor bir durumda bırakıyor. Bu ikisi arasında, iç arena giderek daha kırılgan ve karşılıklı baskı için bir savaş alanı olarak kullanılmaya daha yatkın hale geliyor.
Bu gidişattaki tehlike, büyük bir patlama potansiyeli taşımasında değil, kontrollü gerilime alışmakta yatıyor. Bir ülke çatışmanın eşiğinde yönetildiğinde, istisna kural haline gelir ve siyaset ile güvenlik, devlet ile paralel yapıları arasındaki sınırlar ortadan kalkar. Zamanla, gerilimi artırma turları değil, çatışmanın eşiğinde yaşayan, yeniden kurulacak belirleyici bir an olmadan yavaş yavaş yıpranan bütün bir yapı sorun haline gelir.