Basında Hizbullah'ın kendi çevresine bir tür yas yasağı getirdiğini belirten haberler ve makaleler birbirini takip ediyor. İsrail'in kanlı saldırganlığının yerle bir ettiği kasaba ve şehirler, yıkılan evler, ortadan kaldırılan yaşam araçları ve iş fırsatları ve bunlarla birlikte yok edilen anılar, mallar, samimi fotoğraflar, ölen sevdiklerin yüzleri, insanların kökenleri ve kökleri, tüm bunlar “zaferi” gölgelememeli veya moralleri zayıflatmamalı. Örneğin, Hizbullah’ın el-Manar kanalı, gelecek nesiller boyunca hafızalarına kazınacak bir cehenneme düşmelerinden sevinç ve coşku duyan erkekleri, kadınları, çocukları ve yaşlıları gösteriyor.
Bu tür bir önlem, Hizbullah'ınkine benzer geleneklere bağlı olanlar için yeni değil. Örneğin, “Tüm savaşların anası”nın mimarı Saddam Hüseyin'in hapishanelerinde oğullarını kaybeden Iraklı ailelerin, açıkça yas tutmaları ve siyah giymeleri engellenmişti. Onlar, sonsuz kederlerinin ıstırabını kapalı kalplerinde taşımaya, açıkça ifade edememeye veya yas tutmamaya mahkum edildiler.
Bugün de “zafer” adına duyguların bastırılması ve inkar edilmesiyle karşı karşıyayız. Gizlenmesi imkansız, acı verici bir olay meydana geldiğinde, yorumcular kurbanlar için birkaç taziye sözüyle yetinip, “Siyonist saldırganlığı” kınamakta ve buna “kararlılık” ile karşı durma ve “zafer” kazanma iddiasında bulunmakta acele ediyorlar. Gelecek günlerin ve gecelerin getirebileceği trajedilere rağmen, nesilden nesle bu ahde bağlı kalacaklarını vurguluyorlar.
Hizbullah’ın çevresi dışında felaketten doğrudan etkilenenler, derin kayıplarını dile getirdikleri ve sadece onların çığlıkları duyulduğu, gözyaşları görüldüğü için, Hizbullah’ın sansürünün asıl hedefi onlar gibi görünüyorlar ve bu da acılarını ikiye katlıyor. Bu nedenle sosyal medyada yaptıkları paylaşımlarda, acı ve umutsuzlukla soruyorlar: Kim bizimle birlikte? Kim bir şey yapacak?
Hizbullah'ın muhaliflerine gelince, onlar da masum değiller. Onlar da hemen trajediden bahsetmeyi bırakıp, yaşananlardan Hizbullah’ı ve savaşını sorumlu tutan siyasi sonuçlara vurgu yapıyorlar. Buradaki gerçeklik payı ilk anlatıdakinden çok daha yüksek olsa da, gerçek şu ki, duygusal uyuşukluk bugün Lübnanlıların çoğunun belirleyici bir özelliği haline geliyor. Patlamaya hazır gizli savaşlarla boğuşan Arap Maşrık (Levant) ülkelerinde de benzer bir durumu görmek zor değil.
Hissetmekten, empati kurmaktan veya ifade etmekten ziyade “kanıtlamaya” ve “harekete geçirmeye” odaklanan bu acımasız siyasallaşma, büyük olasılıkla, ister bölgenin genelinde isterse de tek tek ülkeleri içinde olsun, bir tür düşmanlığın yaygınlığının bir yansımasıdır. Sanki hepimiz herkese karşı savaş halindeyiz, aynı zamanda bizi besleyen ve bizim de onu beslediğimiz kapsamlı bir toplumsal kirlenme içindeyiz. Böyle mutlak bir iç savaşta, birey veya grubun, ya da grup olması gereken şeyin acısı kaybolur ve bu koşulların içinde erir. Savaşta ölenlerin kaybı “göğe yükseldi” veya “mutlu şehit” -ki ne mutluluk- ifadeleri kullanılarak acıları unutturulur.
Militan kimlikler kabuğuna çekilmeyle birlikte, karşıt kimliklere mensup olanların şeytanlaştırılması yaygınlaşır ve onlara karşı duygular kururken, şeytanlaştırma hakaret ve iftira selinin önünü açar. Hizbullah, çatışmalara en derinden karışan ve bunları yürütme konusunda en radikal taraf olduğundan, sözcülerinin bu hakaret ve iftiralarda en etkili kişiler haline gelmesi anlaşılabilir bir durum. Ortak bir diyalog standardının çökmesiyle birlikte, anlaşmazlıklarda, argümanların ve kanıtların tartışılması yerini, karşı taraftaki bireyin şahsına, sözde kimliğine veya itibarına yönelik saldırılara bırakır. Buna karşılık, dil, konuşmacının kendi kampına olan bağlılığının ve bu bağlılığın abartılmasının bir kanıtından ibaret hale gelir. Bu nedenle halkını ve toplumunu temsil etme konusunda ileri gider.
Dolayısıyla insan ruhunun gerilemesiyle, duygusuz veya duyguları tamamen çarpıtılmış toplumlar ve bireylerle karşı karşıyayız; bu da yaygın bir patolojik durumun kanıtıdır. Bu, hepimizin gerçekten kıskanılmayacak bir konumda olduğunu ortaya koyan derin bir yapısal işlev bozukluğuna işaret etmektedir.
Öğrencilik yıllarımızda, İbn el-Rumi'nin Zenc İsyanı'ndan sonra Basra için yazdığı ağıtı okumuştuk; bu ağıtta, yıkımın sanki dünya yıkılmış gibi hissedildiği ve tarihin silindiği anlatılıyordu. Aynı zamanda şiddeti ve barbarlığı kınayan ahlaki bir protestoyu da dile getiriyordu. Yine Ebu’l Beka er-Rundi'nin Endülüs'ün kaybedilişini anlatan, zamanın iniş çıkışlarını ve dünyanın geçiciliğini yansıtan, siyasetin göreceliğini insan acısının mutlaklığına dönüştüren şiirini de okumuştuk.
Bugün, kültürel yaşamın kendisi de yalnızca birkaç kişinin kurtulabildiği bir uyuşukluk halinde gibi görünüyor. Kuşatma altındaki özgür ruhlar arasından, peygamber-şair Yeremya'nın sesini ödünç alan Lübnanlı ve güneyli şair Abbas Beydun'un ağıtları yükseliyor:
“Ama ev gürültüyle yıkıldı. Kimse onu duyamadı. Bunun için bir dil yok. İlk sesi bu muydu? Üzerine çöken gökyüzünde, taşların kadim tarihinde, ahşabın geçmişinde, yaratılışın ve biçimlerin başlangıcının hatırasında bu sesi bulmuş olabilir mi?
Bu, günün patlaması, iradenin patlaması, düşünce pusu, yaratılıştaki toprak, belki de zamanın ve hayat veren hiçliğin kökeni miydi?
Taşlar konuştu. Sessizce düşmeden önce, her yere dağılmadan önce yukarıda konuştu.”