Bu hafta bir arkadaş toplantısına katıldım ve herkesin günümüzde iş bulmanın zorluğunu tartışmakla meşgul olduğunu gördüm. Bazılarının göçmen işçilerin sayısının çok fazla olmasından ve belirli meslekleri tekellerine almalarından şikâyet ettiğini duydum. Bu tür konuşmalar, toplantılarda, sosyal medyada ve başka yerlerde yaygın hale geldi.
Görünüşe göre bu duygu (ki bence gerçek veya doğru değil) küresel bir soruna dönüştü: Kuzey Pakistan'da Afgan işçilerden, Hindistan'da Bangladeşlilerden, Türkiye'de Suriyelilerden, Mısır'da Sudanlı işçilerden ve Lübnan'da Filistinlilerden kaynaklanan rekabetten bahsediliyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'ya gelince, göçmenlik her geçen gün daha da güçlenen bir siyasi akımın itici gücü haline geldi. Bunun son yansımalarından birinin, son belediye seçimlerinde göçmen karşıtı akıma karşı bin 200 sandalye kaybeden iktidardaki İngiliz İşçi Partisi'ni etkilediğini biliyoruz.
Orada bulunanlara, anlattıkları gibi bir işsizlik sorunu görmediğimi söyledim. Ancak özellikle yabancı işçilerin yeni mezunlar arasında işsizliğe neden olduğu algısı da dahil olmak üzere, önyargı konusundan bahsetmek istedim. Aralarından biri sözümü keserek, toplumumuzun önyargıdan arınmış olduğunu, çünkü dinin bunu yasakladığını söyledi.
Şurada veya burada önyargının var olduğunu inkâr etmek, onun var olmadığı anlamına gelmez. Ve dinin önyargıyı inkâr etmesinin, Müslümanların önyargıdan masum olduğu anlamına geldiğini iddia eden herkes yanılıyor. Önyargının varlığında ısrar etmek veya onu inkâr etmek hiçbir fark yaratmaz, ikisi de yardımcı olmaz. Bana göre yardımcı olan, dünyanın diğer bölgelerinde meydana gelen önyargıları değil, karşımızda gördüğümüz önyargıları analiz etmektir. Doğrudan nedenlerini, onu güçlendiren veya engelleyen unsurları ve sosyal ilişkiler üzerindeki maddi veya manevi etkisinin düzeyini anlamalıyız.
Eğer bu önyargı etkili değilse, o zaman -en kötü ihtimalle- sadece kabul edilemez bir bakış açısıdır. Bunu reddedebiliriz, ancak daha aşırı tavır benimsemek için zorlayıcı bir neden yok. Bununla birlikte, insanların geçim kaynaklarını ve ilişkilerini, sosyal güvenliklerini ve barışlarını ciddi şekilde etkilediği açıkça ortaya çıkarsa, rasyonel insanlar yayılmasını ve zararının artmasını önlemek için çaba göstermelidir.
Prensip olarak, üç tür önyargı ayırt edilebilir. Birincisi doğaldır ve hatta gerekli olabilir. İkincisi kriz önyargısıdır. Sonuncusuysa üretilmiş ve kasıtlıdır ve en tehlikelisidir.
Doğal önyargı, toplumların üyelerini birleştiren bağı sağlamlaştırmak ve nihayetinde tek bir toplum veya ulus oluşturmak için kendi şanlarını, tarihlerini ve başarılarını kasıtlı olarak abarttıkları sosyal veya ulusal kimlik oluşturma aşamasıyla bağlantılıdır. Bu önyargı, olumlu farklılıklara, yani bir grubun sahip olduğu ek avantajlara odaklanarak, bir taraf ile diğer taraf arasındaki sınırları netleştirme biçimini alır.
İkinci tür önyargı, insanların kendi başarısızlıkları için başarısızlıkların sorumlusu veya suçlusu olmasa bile bir günah keçisi aramalarına yol açan krizlerle bağlantılıdır. Bu, işsizlik veya düşük ücretler gibi krizlerde, savaşlarda ve siyasi sorunlarda ortaya çıkar. Burada okuyucular, politikacıların meşhur başarısızlıklarını “yabancı” komplolara bağlama huyunu hatırlayacaktır.
Son olarak, siyasi veya diğer amaçlara hizmet etmek için kasıtlı ve bilinçli olarak bir sosyal grup tarafından üretilen ve yayılan önyargıya gelelim. Arap toplumları, 20. yüzyılın sonlarında, siyasi grupların Batı istilası hakkında korku yayma kampanyaları yürütmeye başlamasıyla bu tür önyargıyla tanıştı. Bunların tek amacı, yerel rakiplerini zayıflatmak ve toplumun siyasi temsilini tekelleştirmekti.
Kısacası, önyargının ifadesi olduğuna inandığımız durumları analiz etmemiz gerekiyor. Onları anlamamız gerekiyor; normal, zararsız bir durumu gösteren şeyleri, doğal bir duygu patlamasından hızla toplumsal çatışmaya dönüşebilecek bir krizle bağlantılı olanları ve son olarak da toplumu belirli bir siyasi yöne yönlendirmeye dair kasıtlı bir planı birbirinden ayırt etmeliyiz.