Mustafa Fahs
TT

İran... Nükleer düğüm

İran rejiminin nükleer haklarını ölüm pahasına savunma ısrarı artık yalnızca stratejik ya da savunma gerekçeleriyle açıklanamaz hâle geldi. Bu mesele, özellikle iktidarın yeniden şekillendiği ve ‘üçüncü rehber’ dönemine geçişin konuşulduğu bir evrede, rejimin yapısına, kimliğine ve varlığını sürdürme mekanizmalarına derinlemesine işlemiş durumda.

ABD ile İsrail’in İran’a yönelik savaşı, karar alma mekanizmasının içinde hızlı ve kanlı bir geçiş sürecini dayattı. Buna karşılık müzakereler, özellikle de nükleer başlık, bu geçişi sağlamlaştırma ve yeni iktidar düzeninin meşruiyetini yeniden üretme işlevi görüyor. Bu nedenle İran’daki ‘üçüncü rehberin’ görevi, seleflerinden köklü biçimde farklı görünüyor. Çünkü İran örneğinde nükleer düğüm, doğrudan rejimin bekasıyla iç içe geçmiş durumda. Bu durum aynı zamanda İran siyasal karakterindeki derin çelişkiyi de yansıtıyor: Bir yanda egemenliğinin ve bölgesel rolünün tanınması arzusu, diğer yanda ise kaderi ve varlığı konusunda hiç dinmeyen bir endişe.

İranlı müzakereci açısından nükleer program artık yalnızca teknik, askerî ya da bilimsel bir dosya değil. Bu program, tarihsel birikimlerin şekillendirdiği, sürekli tehdit altında olma hissiyle beslenen ve İran’ın bölgesel konumunun küçümsendiği düşüncesiyle pekişen karmaşık bir egemenlik hakkı ve ulusal sembole dönüşmüş durumda. Bu nedenle İran devleti, onu korumak için büyük bir çaba harcıyor. Çünkü bu program, Tahran açısından yalnızca bir güç aracı değil, aynı zamanda var olma, istikrarını koruma ve bağımsız kalma hakkının da ifadesi sayılıyor.

Bugünkü tabloda artık nükleer düğümü, rejimin yapısından ve içerideki güç dengelerinden ayrı düşünmek mümkün değil. Bu nedenle İran’daki yeni iktidar yapısının, nükleer programdan tamamen vazgeçmeyi ya da en azından sivil alanda elde edilen kazanımlardan geri adım atmayı kabul etmesi neredeyse imkânsız görünüyor. Çünkü bu mesele artık yalnızca siyasi bir taviz olarak değil, rejimin içerideki itibarı ve dışarıdaki imajı açısından bir zafiyet göstergesi olarak algılanıyor.

Nükleer mesele, yeni iktidar yapısının kimliği ve siyasi doktrininin ayrılmaz bir parçasına dönüşmüş durumda. Özellikle de ‘üçüncü rehbere’ geçiş süreci, önceki liderlerin dönemlerinden tamamen farklı koşullarda ilerliyor. Yeni rehberin, devrimci coşkunun eski etkisini yitirdiği bir dönemde farklı meşruiyet kaynaklarına ihtiyaç duyduğu görülüyor. Bu nedenle ‘nükleer hakları savunma’ söylemi, giderek eski devrimci meşruiyetin yerini alan yeni bir ideolojik meşruiyet zemini hâline geliyor.

Bu çerçevede İran rejimi, geçiş döneminde nükleer dosyayı alternatif bir ideolojik kimlik olarak kullanıyor. Böylece kuruluş dönemine ait meşruiyetinin bir bölümünü kaybetmesinin yarattığı boşluğu doldurmaya ve devletin, rejimin ve yönetici elitin güç unsurlarını yeniden üretmeye çalışıyor. Ruhullah Humeyni ile Ali Hamaney, meşruiyetlerini devrimin kurucu liderleri olmalarından, karizmatik otoritelerinden, devrimci kimlikten ve halkı devrimi ve ulusal sınırları savunma etrafında seferber edebilme kapasitesinden alıyordu. Ancak bugün kuşak değişimi ve rejimle İran toplumunun geniş kesimleri arasındaki mesafenin büyümesi nedeniyle bu unsurların önemli ölçüde zayıfladığı görülüyor.

Bu gerçeklik, yeni iktidarı nükleer mesele etrafında farklı bir anlatı kurmaya zorladı. Böylece nükleer program, stratejik bir projeden çıkarılarak bir ‘beka doktrinine’ dönüştürüldü. Bu noktada ‘devrim meşruiyetinden güç meşruiyetine geçiş’, önümüzdeki dönemin en belirgin özelliklerinden biri olarak öne çıkıyor. Üçüncü rehberin de nükleer kimliği, iç cepheyi bir arada tutmanın, rejimi korumanın ve yeniden tahkim etmenin temel araçlarından biri olarak kullanması bekleniyor.

Bu bağlamda, özellikle Kim İl-sung’dan Kim Cong-il’e geçiş sürecinde Kuzey Kore deneyimiyle kurulan paralellik dikkat çekicidir. Meşruiyetin ideolojik ve ekonomik temellerinin zayıflamasıyla birlikte nükleer program, Kuzey Kore’de bir ‘beka doktrininin’ merkezine yerleşmiş ve rejimin hem korunmasının hem de meşruiyetinin temel kaynağına dönüşmüştür.

Bununla birlikte iki deneyim arasındaki farklar belirgindir. Pyongyang nükleer silahlanma tercihini açık biçimde yapmış ve nükleer kulübe fiilen katılmıştır. Tahran ise ‘nükleer eşik’ politikasını sürdürmektedir; yani silaha sahip olmadan sahip olabilecek kapasiteyi elinde tutma stratejisi izlemektedir. İran, bir yandan caydırıcılık ve belirsizlik arasında denge kurmaya çalışmakta; stratejik kapasite üzerinden rejimi korumayı hedeflerken, diğer yandan Kuzey Kore’nin yaşadığı kapsamlı izolasyon ve kuşatma maliyetlerinden kaçınmayı amaçlamaktadır.

Kim Cong-il dönemi ile İran’da muhtemel bir geçiş süreci ve Mücteba Hamaney’in yükselişi arasında, sistem yapısı ve meşruiyet mücadelesi açısından bazı benzerlikler kurulsa da temel fark açıktır. Kuzey Kore, yoksul ama nükleer bir devlete dönüşerek kısmen korunaklı bir izolasyon düzeni kurmuştur. İran ise hâlâ devrimci devlet mantığı ile normal devlet mantığını bir arada yürütmeye çalışmakta; hem bölgesel ve uluslararası sisteme entegre olma arzusunu hem de rejimin devamını garanti altına alacak varoluşsal bir caydırıcılık inşa etme ihtiyacını aynı anda dengelemeye çalışmaktadır.