Yaklaşık on yıl boyunca (1940’lar ile 1950’ler arasında) Cezayirli düşünür Malik bin Nebi, ‘Muvahhidler sonrası çöküş’ tezini geliştirdiği sıra dışı bir fikir üzerinde yoğunlaştı. Ona göre Mağrip’te Murabıtların ardından gelen ve Endülüs’ü yeniden canlandırmaya çalışan Muvahhidler Devleti, yükseliş ve egemenlik kurabilmiş son büyük devlet olmuştu. Bu devletin parçalanmasıyla birlikte, ‘sömürgeleştirilmeye elverişlilik’ (kolonyalizme yatkınlık) olarak adlandırdığı uzun bir tarihsel dönem başlamıştı. Bin Nebi’ye göre acı, umutsuzluk ve toplumsal çöküş; psikolojik, sosyal ve dini yapıları belirleyen temel unsurlar hâline gelmiş ve böylece sömürgeciliğe zemin hazırlayan yaygın bir ‘kültür’ doğmuştu. Bu durum, Osmanlı’nın üç yüzyıl süren hâkimiyetinin ardından ortaya çıkan yapılarla birlikte düşünüldüğünde, ‘Muvahhidler sonrası dönemin sömürgeye açıklığı’ tezinin tek başına yeterli bir açıklama olmadığını da tartışmalı hâle geliyordu!
Bu yaklaşımın merkezinde, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ‘devlet kültürü’ kavramı yer alır. Bu, Avrupalıların benimsediği ve çocuklarını da buna göre yetiştirdiği ulus-devlet modelidir. Tek bir ırka, tek bir otoriteye ve tek bir toprak parçası üzerinde egemenliğe dayanan ‘saf kimlik’ fikrini esas alır. Ancak bu anlayışın, bilindiği gibi, iki dünya savaşına ve Asya, Afrika ve hatta Avrupa’nın kendisinde sayısız küçük savaşa yol açtığı görülmüştür!
Bu çerçevede, imparatorluk kültürü nasıl sürdürülemez hâle geldiyse, onun yerini alan ulus-devlet kültürü de özellikle Batı dünyasında daha az sorunlu bir yapı üretmemiştir; aksine daha yıkıcı sonuçlar doğurmuştur!
Fikirler ve siyasal sistemler tarihinin bu kritik döneminde (1850-1950), Araplar ve Müslümanlar hem imparatorluk mirası ile yeni ulus-devlet inşası arasında, hem de İslami gelenek ile Avrupa’nın modern yaşam biçimleri arasında bir kırılma ve ikilem içinde kalmışlardır. Her iki durumda da izlenecek model konusunda derin bir bölünme yaşanmıştır. Bu bağlamda ‘devlet kültürü’ kavramı, en yoğun tartışmaların ve en derin ayrışmaların odağında yer almıştır.
Tunuslu Hayreddin Paşa, 1867 tarihli ‘Akvemü’l-mesâlik fi ma’rifet-i ahvâli’l-memâlik’ (Ülkelerin durumunu öğrenmek için en doğru yol) adlı eserinde Müslümanların karşı konulamaz bir ‘Avrupa seline’ kapılmak zorunda olduğunu savunmuş ve din âlimlerinden, kamusal yararı gözeterek zorunlu değişime engel olmamaları gerektiğini talep etmişti.
Kısaca, dönüşüm sürecine direnç gösteren geleneksel din adamlarının yerini, kısa sürede Avrupa modeline dayalı bir ıslahat anlayışından uzaklaşarak iki farklı radikal çizgiye yönelen reformcu ve devrimci akımlar aldı. Bunlardan ilki, modeli İslam’ın ilk dönemine dönerek yeniden kurma arayışıydı; ikincisi ise modernleşmeyi benimsemekle birlikte bunu sömürgeciliğe ve Batı modeline karşı bir mücadele zemini içinde geliştirme eğilimiydi. Bu ikinci yaklaşım, Avrupa’nın özgürlük ve adalet idealleri ile yorumlanmış İslami modelin bir karışımını esas alıyordu. Bu itirazcı çizgi zamanla İslam adına farklı akımlar, partiler ve radikal hareketler doğurdu; İran Devrimi, velayet-i fakih sistemi ve El-Kaide ile DEAŞ gibi küresel sistem ve ulus-devlet düzenine karşı çıkan yapılar da bu sürecin farklı tezahürleri olarak ortaya çıktı.
Öte yandan Arap dünyasında ulusalcı dönemin ömrü otuz yıldan fazla sürmedi. Bunun başlıca nedenleri arasında bütünleşme projelerinin başarısızlığı, Filistin’in işgali ve bölgedeki uluslararası güç mücadelesinin devam etmesi yer aldı. Bu nedenle dikkat, giderek istikrar ve kalkınma hedefleyen ulus-devlet projelerine yöneldi. Özellikle çatışma cephelerinden ve radikal, kitlesel İslamcı hareketlerin etkisinden görece uzak olan Körfez bölgesi bu sürecin merkezlerinden biri hâline geldi.
İstikrar, kalkınma ve vatandaşlık temelli devletlerin, şiddet içeren aşırılıkla mücadelede uluslararası toplumla birlikte rol almasının ardından, artık fikrî aşırılıkla da mücadele etmeleri gerektiği ortaya çıktı. Bu nedenle, imamların, hatiplerin, vaizlerin, televizyonlarda fetva veren din adamlarının ve hatta üniversite öğretim üyelerinin niteliklerini geliştirmeye yönelik çeşitli tedbirler ve uygulamalar hayata geçirildi. Ayrıca çok sayıda konferans düzenlendi, dünya dinleri ve kültürleriyle ortaklıklar kuruldu. Katolikler başta olmak üzere Hristiyan dünyasıyla iş birliği artırıldı. Bu programlar ve girişimler, hem bir ‘yeterlilik kazandırma’ hem de ‘donanım geliştirme’ süreci olarak işledi. Aynı zamanda dinlerin diğer din deneyimlerini modern ve gelişmiş ülkelerde, sekülerleşme döneminde dinin geri plana itildiği ya da yeniden şekillendirildiği bağlamlarda inceleme ve değerlendirme imkânı sundu. Günümüzde ise dinler ve kültürler arasında yakınlaşma yaşandığı, büyük ahlaki ortak değerler üzerinde uzlaşma arandığı bir döneme girildiği görülüyor. Bu ortak değerler yalnızca radikal eğilimleri absorbe etmeyi değil, aynı zamanda küresel sistemdeki krizler ve savaşların yoğunlaştığı dönemlerde gerilimi azaltmayı da hedefliyor. Bugün dikkat çeken iki olgu öne çıkmaktadır: Birincisi, son dönemde İran saldırılarına maruz kalan ülkelerde vatandaşlar arasında belirginleşen ulusal aidiyet ve devlet kültürü bilinci. İkincisi ise, geçmişteki protesto söylemlerini tekrar eden, ancak söylemlerinde İran’a karşı zaman zaman sempati de barındıran bazı partizan kalıntılardır; bu durum genellikle ABD ve Siyonizm karşıtlığı üzerinden şekillenmektedir.
Sonuç olarak yeniden Malik bin Nebi’nin Muvahhidler sonrası dönemde kaybolduğunu söylediği ‘devlet kültürü’ meselesine dönmek gerekir. Başarılı Arap ulus-devletlerinin en önemli kazanımı, tam da bu devlet kültürü ve vatandaşlık bilincidir. Bu, adalet, yeterlilik, fırsat eşitliği ve barış kültürüdür. Ancak bu anlayış, İran yanlısı eğilimler ve Hamas gibi hareketlere sempati duyan çevrelerde yeterince karşılık bulmamaktadır. Bu nedenle, haklar ve vatandaşlık temelli bu ‘devlet kültürünün’ yerleşmesi için ikna ve toplumsal bilinçlendirme çabalarının sürdürülmesi gerekir. Çünkü devlet kültürü, disiplin ve sorumluluk gerektiren yapısıyla kolay benimsenmez; ancak bugün ve geleceğe güveni yeniden inşa edebilecek kalıcı çerçeve tam da budur.