Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Eğitim, piyasaya hizmet etmek yerine piyasayı yaratabilir mi?

Riyad Sanat Üniversitesi'nin kuruluşuyla birlikte başlayan tartışmalar, son derece kritik bir konuya dikkatimi çekti: Okul ile piyasa arasındaki etkileşimli ilişki. Bu konu, bugünlerde sıkça karşımıza çıkan şu temel soruda kendini gösteriyor: Üniversite eğitimini mevcut piyasanın ihtiyaçlarını karşılamak için mi inşa ediyoruz? Yoksa üniversitenin asıl görevi piyasayı bizzat yaratmak ve onun ihtiyaçlarını belirlemek midir?

Bu iki soru arasındaki fark oldukça net. Piyasa ihtiyaçlarına hizmet eden bir eğitim anlayışı, istihdam yaratma ve ekonomiyi canlandırma görevinin mevcut piyasaya ait olduğu varsayımından yola çıkar. Bu durum nitelikli bir iş gücü olmadan gerçekleşemeyeceği için de eğitim sisteminin misyonu bu açığı kapatmak olur. Bu yaklaşım, yaklaşık 100 yıl önce devlet eğitiminin ilk kurulduğu dönemlerdeki anlayışa fazlasıyla benziyor; o dönemde herkes, yeni kurulan modern okulların amacını, yine yeni kurulan devlet dairelerine memur yetiştirmek olarak görüyordu.

Ancak günümüzde bu konu artık kritik bir viraja girdi; çünkü okullardan ve üniversitelerden mezun olanların sayısı, ulusal ekonomilerin çoğunluk için yeterli istihdam yaratma kapasitesini fersah fersah aşıyor. Peki, bu zorlu meydan okuma karşısında ne yapmalıyız?

Bazı hükümetler, iş gücü fazlasını işçi kabul eden dış pazarlara ihraç etme yoluna gitti. Bunun iş arayan bireyin sorununa bir çözüm olduğunu bilsek de, ulusal ekonominin yapısal zayıflığını iyileştirmediği ortada. Aralarında Suudi Arabistan’ın da bulunduğu diğer bazı hükümetlerin seçtiği çözüm ise, gençleri başkalarının yanında çalışmak yerine kendi işlerinin patronu olmaları için kendi şirketlerini kurmaya teşvik etmek oldu.

Bu seçeneğin insanların çoğunluğu tarafından pek tercih edilmediğini biliyoruz. Çünkü en basit ifadeyle, risk almayı teşvik etmeyen kültürel altyapının yanı sıra, ne bir sermayeye ne de gerekli deneyime sahipler.

Peki... Üniversite eğitimi bu zorluğun aşılmasına yardımcı olabilir mi?

İşte üniversite ile piyasa arasındaki ilişkiye dair ikinci sorunun tam olarak odaklandığı yer burasıdır. Burada ortaya koyduğumuz varsayım şudur: Üniversitenin piyasaya hizmet eden bir rol üstlenmesi elbette gereklidir, ancak bu durum asıl büyük problemi, yani mevcut piyasadaki istihdam havuzunun darlığını çözmeye yetmez. Radikal ve köklü çözüm, ‘yeni bir piyasa yaratmaktır’. İş bu kadar basittir!

‘Piyasa yaratmak’, yoktan yeni iş kolları var etmek ve daha önce hiç kimsenin varlığını bile hayal edemeyeceği yeni istihdam alanları sağlamak demektir. Bu fikri somutlaştırmak için kendinize şu soruyu sorun: Önce internetin, ardından da internete bağlı cep telefonlarının yaygınlaşması sayesinde kaç yeni istihdam alanı doğdu? Bu sayının milyonları, hatta belki de on milyonları bulduğunu düşünüyorum. 40 yıl önce kim bu tür mesleklerin var olabileceğini hayal edebilirdi ki?

Drone'lar, robotlar ve uzaktan kumandalı motorlar gibi otonom sistemlerle ilgili işleri de ele alalım. Bunların hepsi henüz gelişmekte olan teknolojiler ve yaklaşık 5 yıl içinde tıpkı cep telefonu gibi hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelecekler. Acaba bu teknolojiler şu an ne kadar istihdam sağlıyor? Önümüzdeki on yılda ne kadar sağlamasını bekliyoruz?

İşte bunlar, üniversite laboratuvarlarında yaratılan ve bugün bilinen çoğu meslekten çok daha geniş, çok daha nitelikli fırsatlar sunan piyasa örnekleridir.

Üniversitelerimiz bu görevi üstlenebilir. Bu, tamamen bu alana yönelmek anlamına gelmez, aksine bu konuya özel bir ilgi, finansman ve yönetim ayırmak demektir. Piyasa yaratan eğitim modelinin özü; inovasyona, ileri düzey bilimsel araştırmalara, yenilenebilir enerji, yapay zekâ ve biyoteknoloji gibi piyasaya yön veren teknolojilere odaklanmaya ve tıpkı Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin (KAUST) şu anda yaptığı gibi, öğrencilerin ve akademisyenlerin kurduğu girişimleri destekleyip kuluçkaya almaya dayanır.

Eğer bahsettiğimiz şeyi somut olarak görmek isterseniz, örneğin İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi mezunlarının, her birinin değeri 1 milyar doları aşan 26 teknoloji şirketi kurduğunu bilmeniz yeterlidir. Bu üniversiteyle bağlantılı şirketler, Birleşik Krallık ekonomisine yılda yaklaşık 30 milyar sterlin katkı sağlıyor. Stanford Üniversitesi’ne baktığımızda ise, mezunlarının her birinin değeri yine milyar doları geçen 122 teknoloji şirketi kurduğunu görüyoruz.

Bu çarpıcı örnekler, ‘piyasa yaratma’ fikrinin bir bir yaz gecesi rüyası ya da fildişi kuleden bakan bir seyircinin hülyaları olmadığını; aksine rüştünü ispat etmiş, halihazırda denenmiş somut bir imkân olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Öyleyse sormak gerekir: Eski kalıplardan ve tabulardan kurtulup, hizmet ettiğimiz bir piyasa yerine, bizzat kendi var ettiğimiz bir piyasa üzerine düşünmeye başlayamaz mıyız?