Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Savaş ve barış arasında... İran rejiminin ikilemi

Halklar için felaket sayılan tek şey savaşlar değildir; ondan daha yıpratıcı ve tüketici bir başka durum daha vardır ki o da ‘ne savaş ne barış’ halidir. Bugün bölgenin İran ile ABD arasında tecrübe ettiği durum tam olarak budur. Gerilim tırmanıyor, tehditlerin ardı arkası kesilmiyor, piyasalar tedirgin, deniz yolları kuşatma altında ancak nihai karar henüz verilmiş değil. Bu tereddüt sadece uluslararası hesap kitaplardan değil, aynı zamanda İran rejiminin kendi içinde yaşadığı bir çıkmazdan kaynaklanıyor; çünkü rejim, henüz hangi yolu seçeceğine karar verebilmiş değil.

Tahran, üzerindeki boğucu ekonomik baskıyı hafifletecek bir anlaşma istiyor. Fakat aynı zamanda böyle bir anlaşmanın, onlarca yıldır ‘Büyük Şeytan’ ile mücadele fikriyle konsolide edilen bir kitle önünde siyasi ve ideolojik bir geri adım gibi görünmesinden de korkuyor. Bu nedenle İran liderliği, kendi kamuoyuna Washington karşısında siyasi ya da ekonomik bir zafer kazandığı iddiasını sunabilmek için önceliklerin sırasını değiştirmeye çalışıyor. Tahran hem parayı istiyor, hem Hürmüz’ü, hem Amerikan varlığının son bulmasını istiyor ve hem de bölgedeki uzantılarını (vekil güçlerini) korumayı... Dünya ise nükleer silahsızlanma, seyrüsefer özgürlüğü ve İran’ın komşu ülkelerin iç işlerine müdahalesini kesmesini talep ediyor.

İran’ın iç dünyası gerçek bir tükenmişlik yaşıyor. Ekonomi eriyor, istihdam imkanları daralıyor ve bir zamanlar İran’ın istikrarının temel direği olan orta sınıf artık çok daha sıkışmış ve kaygılı. İçerideki kitle bir kurtuluş fırsatı bekliyor. Bu yüzden İranlı müzakerecinin, dondurulmuş fonlardan mümkün olan en yüksek miktarı almaya ve yaptırımları hafifletmeye odaklandığı açıkça görülüyor. Çünkü bu paralar artık siyasi bir lüks değil, toplumsal patlamayı ertelemenin kaçınılmaz bir gerekliliği.

Aynı zamanda Tahran, geleneksel baskı kartlarını kullanmaya çalışıyor. Hürmüz Boğazı kartını ileri sürüyor, hukuki bahaneler üretiyor, kıyas kabul etmeyecek durumları birbiriyle yarıştırıyor ve Arap Körfezi’ndeki hayati tesisleri ya da uluslararası deniz seyrüseferini tehdit etme gücünü tekrar tekrar hatırlatıyor. Ayrıca Lübnan, Irak ve Yemen’deki siyasi ve askeri uzantılarına sıkı sıkıya tutunuyor; çünkü bu uzantıların varlığı, Tahran’a bölgede hâlâ nüfuz sahibi olduğu, rakipleriyle yaşanacak olası bir çatışmanın maliyetini yükseltebileceği ve Amerika’daki ara seçimlerin sonuçları üzerine kumar oynayabileceği hissini veriyor.

Ancak bu araçlar artık geçmişte aldıkları sonuçları vermiyor. Savaş sonrası realite değişti, Körfez ülkeleri tehditlerle başa çıkma konusunda daha hazırlıklı hale geldi ve ABD de tavizler verme hususunda aceleci görünmüyor. Aksine Washington, zamanın kendi lehine işlediği, ekonomik ve psikolojik baskıların sürdürülmesinin İran’ın iç dünyasını kademeli olarak daha da çökerteceği mantığıyla hareket ediyor; bu sırada Cumhuriyetçiler de oylarını artırmaya devam ediyor.

Tahran’ın içindeki endişenin boyutunu belki de en net ortaya koyan şey, kendi halkına yönelik sergilediği o kafa karışıklığı ve istikrarsız tutumdur. İnternetin özgürce kullanılmasına izin verilip ardından bu karardan hızla geri adım atılması, öfkeli kitlelerin kendi arasındaki hızlı iletişiminden duyulan korkuyu yansıtıyor. İktidar artık çok iyi biliyor ki, modern iletişim araçları sadece teknik birer vasıta olmaktan çıktı; öfkenin gerekçelerini paylaşmanın, protestoları örgütlemenin ve insanlar arasındaki psikolojik izolasyonu kırmanın temel bir yolu haline geldi.

Söz konusu içsel endişe, rejim için dışarıdan gelebilecek her türlü tehditten çok daha tehlikelidir. Tarih de doğrulamaktadır ki, kapalı ve ideolojik rejimler genellikle askeri saldırılarla yıkılmazlar; asıl yıkım, kitlelerini sürekli fedakârlık yapmanın mantıklı olduğuna ikna etme yeteneklerini kaybettiklerinde gerçekleşir. Vatandaş, resmi sloganlar her gün tekrarlanıp dururken kendi günlük hayatının çöktüğünü hissettiği an, içerideki gerçek çürüme başlar. İran’ın mevcut oyalama politikasını işte bu noktadan okumak gerekir. Tahran’ın elinde henüz gerçek bir uzlaşı projesi yok, ancak büyük bir patlama yaşanmasını da istemiyor. Bu yüzden erteleyip duruyor, kartlarını masaya sürüyor ve zamanın kendisine daha iyi bir fırsat sunacağı umuduyla tepkileri test ediyor. Ne var ki zamanın kendisi de rejim için ağır bir yüke dönüşebilir; çünkü ekonomik ve toplumsal krizler durağan kalmaz, aksine birikir ve büyür. Asıl sorun, İran siyasi aklının bir kanadının halen ‘kriz yönetimini’ hayatta kalmak için yeterli görmesidir. Oysa gerçek şu ki, halklar zorluklara ancak sınırlı bir süre tahammül edebilir. Acı çekmek kalıcı bir yaşam tarzı haline geldiğinde sabır tükenmeye başlar ve oyalama politikası, patlama anını ertelemekten başka işe yaramaz. Görünen o ki İran liderliği, uluslararası toplumun bu uzayan krizlerden yorulacağına oynuyor; büyük güçlerin günün sonunda, gerilimin sürmesinden İse eksik de olsa herhangi bir anlaşmayı tercih edeceğine inanıyor. Ancak bu okuma tamamen isabetli olmayabilir. Çünkü tecrübeler göstermiştir ki, bu uzun yıpratma denkleminde en kırılgan olan taraf İran ekonomisidir. Yabancı şirketler çekiniyor, genç kuşak ise artık devrimci seferberlik söylemlerine daha az inanıyor; onlar artık daha ziyade kendi geçim dertleri ve kişisel gelecekleriyle meşguller. Üstelik gerilimin sürmesi, İran’a içeride her geçen gün katlanan bir siyasi maliyet yüklüyor. Gerçek çözümlere ulaşmada yaşanan her gecikme, devlet ile toplum arasındaki uçurumu derinleştiriyor; geniş kitlelerin, resmi önceliklerin halkın günlük ihtiyaçlarını yansıtmadığı yönündeki algısını pekiştiriyor. İran vatandaşı istikrarlı bir ekonomi, daha iyi hizmetler ve dünyaya açılmak isterken; resmi siyasi söylemin bir kısmı hâlâ geçmişin savaşlarında ve eski sembollerinde yaşıyor. Devlet ile toplum arasındaki bu psikolojik kopuş, zamanla yaptırımların kendisinden bile daha tehlikeli bir hal alıyor. Neticede hiçbir iktidar, normal bir yaşam talep eden toplumun arzularını sonsuza dek görmezden gelemez. Bu yüzden, eninde sonunda öncelikleri belirleyen yine sokak olacaktır.

Sözün özü: Savaş hızlıca yakıp yıkar, barışın olmadığı o belirsizlik ise yavaş yavaş tüketir.