Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
TT

İran için meşru olan ne zamana kadar Lübnan için yasak olacak?!

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Amerikan Fox News kanalına verdiği röportajda, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının alternatifi olmadığını ve bunun İsrail’in kuzeyindeki kasaba ve şehirlerin güvenliğini sağlamanın tek yolu olduğunu belirtti. Bu pozisyonun ilkesel bir mesele olduğunu ve iktidarda hangi siyasi parti olursa olsun kendisinden geri adım atılmayacağını da belirtti.

İsrail'in geçmişte olduğu gibi Güney Lübnan'ı, Zehrani Nehri'ne veya daha ötesine kadar yeniden işgal etmesi olasılığıyla ilgili soruya ise durumun değiştiğini, Hizbullah'ın daha önce kullandığı ikmal hatlarının tamamen kesildiğini, İsrail'in gözetim, izleme ve hava saldırıları da dahil olmak üzere gelişmiş askeri teknolojilerinin, İsrail'in geçmişte olduğu gibi işgale başvurma ihtiyacını ortadan kaldırabileceğini söyledi. İsrail ordusunun hava saldırılarına ilave olarak gerçekleştirdiği baskınların tüm hedeflerine ulaştığını ve Mart 2026'dan bu yana 700 Hizbullah savaşçısının öldürüldüğünü ifade etti.

Buna karşılık, Hizbullah medyası, savaşçılarının şiddetli bir şekilde direndiğini ve İsrailli saldırganlara ekipman ve can kaybı açısından ağır kayıplar verdirdiğini söylüyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, İsrail işgal ettiği bölgelerden çekilene, sakinler evlerine dönene ve Lübnanlı esirler serbest bırakılana kadar çatışmaların durmayacağını açıkladı.

Bu iki zıt pozisyon arasında, Lübnan hükümeti ABD'nin himayesinde İsrail ile doğrudan görüşmeler için Washington'a askeri-siyasi bir heyet gönderiyor. Heyet üyelerinden biriyle yaptığım özel görüşmede, Washington'daki toplantılarda bulunan herkesin Lübnan'daki hassas durumun ve devletin kesin bir sonuca ulaşamadığının farkında olduğunu belirtti. Hükümetin heyete verdiği talimatın, Lübnan hükümetinin daha sonra silahsızlanma sürecini başlatabilmesi için öncelikle İsrail operasyonlarının durdurulmasını talep etmek olduğunu ifade etti. Söylediğine göre bunun ötesinde, heyetin müzakerelerde kullanacağı başka bir kozu yok.

Ona Amerikan pozisyonunu sorduğumda, silahsızlandırma faaliyetlerinin devam etmesi gerektiği, ancak İsraillilerin belirli kırmızı çizgileri aşmasını engelleyecek parametreler dahilinde olması gerektiği yönündeki İsrail duruşunun açıkça benimsendiğini söyledi. ABD ve İran’ın anlaşmaya varmaları durumunda İsrail saldırganlığının durdurulması olasılığına ilişkin olarak, ABD'nin Lübnan ile İran meselesi arasında hiçbir bağlantı olmadığını ve herhangi bir anlaşmanın, Hizbullah'ın silahsızlanması sağlanana kadar İsrail'in Lübnan'daki operasyonlarının durdurulması anlamına gelmeyeceğini defalarca belirttiğini söyledi.

Bu yine bir Lübnan ikilemi. 1982 yazında da İsrail Filistinli örgütlerin Lübnan'dan ayrılmalarını dayatmış ve Yaser Arafat'ın uzun süren direnişi ve daha fazla yıkım ve katliamdan sonra, Arafat önderliğindeki Filistinli savaşçılar geri adım atıp gemilerle Beyrut Limanı’ndan ayrılmışlardı. Ariel Şaron da limana bakan Lübnan Elektrik Şirketi binasının çatısından olanları izlemişti.

Bugün durum farklı olsa da zira Hizbullah savaşçıları bu vatanın evlatları, İsrail'in tutumu aynı olmayı sürdürüyor; silahsızlanma veya daha fazla yıkım, katliam ve yerinden etme. Yerinden edilmek istenenler arasında Beyrut Limanı’ndan İran'a gitmek üzere ayrılacak savaşçılar ile Lübnan'da bulunan ve istenmeyen İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani önderliğindeki çok sayıda İran Kudüs Gücü üyesi de var. Görüştüğüm heyet üyesine tarihin tekerrür ettiğini söylüyorum ve o da şöyle cevap veriyor: “Hayır, tarih değil daha ziyade bazı aptallar seleflerinin hatalarını tekrarlıyorlar ve sonuç her zaman aynı oluyor.”

Her halükârda, Katar'ın İsrail ve Hizbullah arasında ateşkes sağlamak için girişimde bulunması, Meclis Başkanı Nebih Berri'nin Katar’a gönderdiği Temsilcisi Ali Hasan Halil'in, Berri'nin sözünü Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalacağının ve Kuzey İsrail'i bombalamayacağının garantisi olarak sunması sosyal medyada büyük yankı uyandırdı. Hizbullah bu taahhüdü vermediğinde, Binyamin Netanyahu Amerikan Başkanı’na “Hizbullah İsrail şehirlerine ve vatandaşlarına saldırmayı bırakmazsa, İsrail Beyrut'taki hedeflere saldıracak” diye bilgi verdiğini açıkladı. Ayrıca İsrail güçlerinin “Güney Lübnan'da planlandığı gibi faaliyetlerine devam edeceğini” de belirtti.

Ancak Hizbullah'ın ele almaktan kaçındığı ikilem, Lübnan halkının yıllardır sorduğu basit bir soruda yatıyor: Lübnan devleti kaderini İran projesine bağlamaktan ne kazandı? On yıllardır Hizbullah kendisini sözde “direniş ekseninin” öncüsü olarak gösteriyor, ancak her kritik noktada Tahran'ın çıkarlarını Beyrut'unkilerin önüne koyuyor. Lübnan'ın çıkarları İran'ın bölgesel hesaplarıyla çatıştığında, İran'ın çıkarları her zaman son sözü söylüyor.

Çarpıcı paradoks şu ki, Hizbullah Lübnan devleti ile İsrail arasında herhangi bir müzakere üzerinde düşünmeyi bile reddedip, ihanet veya taviz olarak görürken, İran'ın kendisi ABD ile müzakereleri memnuniyetle karşılıyor ve çıkarları gerektirdiğinde masaya oturuyor. Eğer Tahran müzakereyi ulusal çıkarlarını korumak için meşru bir araç olarak görüyorsa, Lübnan'ın krizlerinden çıkış yolu arama, halkını ve topraklarını koruma hakkı neden reddediliyor? İran için meşru olan neden Lübnan için yasak?

Lübnan'da, Hizbullah’ın söylemi ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurum giderek genişliyor. Yıllarca süren savaşlar, yaptırımlar, ekonomik çöküş, yerinden edilme ve yıkımdan sonra, Lübnanlıların büyük çoğunluğu artık her şeyden önce istikrar arıyor. Çoğu anket ve kamuoyundaki tartışmalar, Lübnanlıların çoğunun, siyasi çevrelerde dolaşan tahminlere göre yüzde 80'inin, savaş ve barış konularında devletin yeniden tek otorite olmasını desteklediğini, gerekçe ne olursa olsun, devletin kontrolü dışındaki silahların varlığına son verilmesini istediğini gösteriyor.

Buna rağmen Hizbullah, her gerilemeyi bir zafer ve her geri çekilmeyi tarihi bir başarı olarak görmeye devam ediyor. 2006'dan bugüne kadar yıkım, yerinden edilme, can ve mal kayıpları tekrarlandı, ancak söylem değişmedi; sahadaki gerçeklere bakılmaksızın zafer ilan etmek. Lübnanlılar evlerini, geçim kaynaklarını ve çocuklarının geleceğini kaybederken, Hizbullah liderleri sıradan vatandaşların günlük yaşamlarında hiçbir etkisini görmedikleri stratejik zaferlerden bahsediyor.

Bu nedenle, mevcut kriz, sadece askeri çatışmadan daha derin görünüyor. Bu, devlet mantığı ile eksenler mantığı, Lübnan'ın çıkarları ile başkalarının çıkarları arasında bir çatışmadır. Ya Lübnanlılar kendi kaderlerini tayin etme haklarını geri alacaklar ya da ülke, halkının karar vermediği ve yalnızca kendisinin bedelini ödediği çatışmalar için açık bir arena olmayı sürdürecek. O zaman soru artık kimin kazandığı ve kimin kaybettiği değil, Lübnan'ın kalan azıcık şeyini kaybetmeden önce bu türden kaç zafere daha dayanabileceği hakkında olacaktır. Hizbullah ile birlikte acı verici olan, kurbanın yüzü kızarırken, katilin kayıtsız kalmasıdır!