“İran-Amerikan Mutabakat Zaptı” olarak bilinen ve büyük ölçüde tamamlandığı söylenen belgedeki uzun gecikmeleri ve revizyonları nasıl anlayabiliriz? Siyasi müzakereler genellikle iki karşıt taraf arasında taleplerin ve tavizlerin değiş tokuşu süreci olarak görülür. Ancak tarihi deneyimler, gerçeğin bundan çok daha karmaşık olduğunu ortaya koyuyor. Müzakere masası çoğu zaman diğer tarafların çıkarlarının iç içe geçtiği bir arenaya dönüşür ve ele alınan konular, tarafları masaya getiren doğrudan çatışmanın sonuçlarından daha büyük hale gelir. Şu anda, söz konusu mutabakat zaptının tamamlanması çabasını etkileyen dört birbirine bağlı konu gözlemlenebilir. İlki, bir tarafın (İran) diğer taraftan üçüncü bir ülke veya taraf üzerinde etki kurmasını talep etmesidir. Diğerleri ise Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail üzerinde kendi iradesini dayatma gücünün sınırları, artan iç baskılar göz önüne alındığında, zamanın İranlı müzakereci üzerindeki etkisi, son olarak da İran'ın Lübnan, Irak ve Yemen'deki bölgesel vekillerinin Amerikan hesaplarındaki konumudur
İlk konu: Siyasi tarih, devletlerin yalnızca doğrudan anlaşmazlıklarını değil, aynı zamanda nüfuzlarını da müzakere etmelerine dair sayısız örnek sunuyor. Birçok uluslararası anlaşmada, masada bulunan devletten yalnızca kendi davranışını değiştirmesi değil, aynı zamanda müttefiklerinin veya kendisine bağlı taraflarının davranışlarını değiştirmek için nüfuzunu kullanması da talep ediliyordu. Çünkü siyasette güç, yalnızca bir devletin askeri gücüyle değil, aynı zamanda başkalarını etkileme gücüyle de ölçülür.
Bu nedenle, nüfuz kavramı herhangi büyük müzakerenin temel bir parçasına dönüşür. Bir devlet örgütler veya diğer devletler üzerinde nüfuza sahip olduğunu iddia ediyorsa, karşı taraf bu nüfuzu test etmeye ve pratik taahhütlere dönüştürmeye çalışır. Nüfuz iddia edilenden daha zayıf çıkarsa, müzakere kozunun değeri de azalır.
Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'e kendi iradesini dayatma gücüyle ilgili tekrarlanan soru öne çıkıyor. Cevap ne mutlak bir evet ne de mutlak bir hayırdır. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail'deki en etkili uluslararası güçtür. 1956 Süveyş Krizi ve kendisini takip eden aşamalardan beri tarih, Washington'un stratejik çıkarları için gerekli gördüğünde önemli bir baskı uygulayabildiğini kanıtlıyor.
Ancak nüfuz, tam kontrolle eş anlamlı değildir. İsrail'in kendi kurumları, iç güvenlik ve siyasi kaygıları bulunuyor. İsrail, çeşitli zamanlarda Amerikan baskısına direndi veya onu revize etmeye çalıştı. Bu nedenle, Washington’un onun üzerinde tamamen etkili olup olmayacağı sorusu hem evet hem de hayır cevabına açık bir sorudur.
Bu bizi ikinci konuya getiriyor, o da zaman. Müzakereler sadece belgeler alışverişi değildir; aynı zamanda her iki tarafın da zamanın kendi lehine olduğuna diğerini ikna etmeye çalıştığı bir yarıştır. İran yıllardır stratejik sabrın müzakere pozisyonunu iyileştirebileceğine güvendi. Bu nedenle bazen belirleyici bir hamleyi erteliyor, bazen de taleplerinin çıtasını yükseltiyor ve bölgesel veya uluslararası koşulların değişeceğini umarak bölgesel vekillerini kullanıyor.
Ancak bu bahis (üçüncü konu) artık artan meydan okumalarla karşı karşıya. İran'daki ekonomik ve sosyal göstergeler umut verici görünmüyor. Son yıllarda tekrarlanan protestolar, iç baskıların artık göz ardı edilebilecek geçici bir olgu olmadığını ortaya koydu. Ayrıca, ekonomik durum İran vatandaşı üzerinde giderek artan yükler oluşturuyor, bu da İran için zaman faktörünü önceki dönemlere göre daha kritik hale getiriyor.
Dördüncü ve mevcut müzakerelerle en yakından ilgili konu ise Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'ın Lübnan, Irak ve Yemen'deki nüfuzuna bakış açısıdır. Washington, yalnızca nükleer mesele, Hürmüz Boğazı veya Tahran ile ikili ilişkilerle ilgilenmiyor gibi görünüyor. Aksine, İran'ın bölgedeki nüfuzunun tamamını gelecekteki herhangi bir çözümün ayrılmaz parçası olarak görüyor. Bu bakış açısından hareketle, ABD, İran'ın müzakerelerden siyasi ve ekonomik kazanımlar elde etmek istiyorsa, nüfuzunu gerilimleri azaltmak, bölgesel müttefiklerini ve ortaklarını kontrol altında tutmak için kullanması gerektiğine inanıyor.
Bu görüş, on yıllar boyunca inşa edilen nüfuzun bir dereceye kadar siyasi sorumluluk taşıması gerektiği yönündeki Amerikan inancından kaynaklanıyor. Tahran bölgede önemli bir oyuncu olduğunu ısrarla savunuyorsa, Washington da doğrudan veya dolaylı olarak şu soruyu soracaktır: Bu nüfuzu istikrara dönüştürebilir mi? Yoksa nüfuzu, sonuçlarına katlanmadan nüfuz alanını genişletmekle mi sınırlı?
Buna karşılık, İran bu bölgesel ağı en önemli pazarlık kozlarından biri olarak görüyor. Tahran'da bu ağdan vazgeçmek veya rolünü azaltmak teknik veya küçük bir adım olarak değil, devletin bölgesel konumunu ve stratejik pozisyonunu etkileyen bir mesele olarak görülüyor. İşte asıl ikilem buradan doğuyor: Washington'un çözümün parçası olarak gördüğü şey, Tahran'ın gücünün bir parçası olarak görebileceği bir şey olabilir.
Bu dört konu birbirine bağlandığında daha kapsamlı bir tablo netleşiyor. Mevcut müzakereler sadece santrifüjler veya ekonomik yaptırımlar hakkında değil, aynı zamanda nüfuz, etkileme gücü, siyasi irade ve zaman unsuru hakkında. Tüm tarafların karşı karşıya olduğu soru ise; kimin daha fazla kozu olduğu değil, bu kozlar kendileri bir yük haline gelmeden önce kimin onları sürdürülebilir kazanımlara dönüştürebileceğidir.
Sonuç olarak; ülkelerin, nüfuz inşa etmenin en zor kısmının onu genişletmek değil, maliyetini üstlenmek olduğunu keşfedecekleri gün gelebilir.