Sam Mensa
TT

Kim değişti: Washington mu yoksa Tahran mı?

Büyük güçlerin politikaları, ilkeler veya sloganlardan ziyade çıkarlar tarafından yönlendirilir; ancak liderlerinin kişilikleri ve siyasi hırsları bazen bunların üzerinde açık bir iz bırakır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri örneğinde büyük gücün hesapları, Başkan Donald Trump'ın pragmatizm, anlaşma yapma ve kendi adını taşıyan önemli başarılar peşinde koşma yöntemiyle kesişiyor. Washington'un Çin ile rekabetten yapay zekâ ve ileri teknoloji yarışına kadar benzeri görülmemiş stratejik, ekonomik ve teknolojik meydan okumalar ile karşı karşıya olduğu bir dönemde, Ortadoğu artık eskisi gibi önemli bir konumda değil. Dahası Amerikan yönetiminin mümkün olan en düşük maliyetle yönetmeye çalıştığı bir dosya haline geldi.

Bu perspektiften bakıldığında, Washington ve Tahran arasında varılan mutabakat zaptı şu şekilde yorumlanabilir: Bu, nihai bir anlaşmadan ziyade müzakereler için genel çerçeve veya iki tarafın daha sonra izleyebileceği yolları belirleyen bir niyet beyanıdır. Ancak önemi sadece ayrıntılarında değil, aynı zamanda sonuçlarında da yatıyor; Washington ve Tahran, özellikle İran'ın siyasi sistemini ve bölgesel nüfuz ağını koruyabilme gücü göz önüne alındığında, açık çatışmanın maliyetini üstlenmekten ise artık anlaşmazlıklarını yönetmeyi tercih ediyorlar.

Şüphesiz ki, bölgemiz ister kapsamlı bir anlaşmayla sonuçlansın, isterse müzakereler çerçevesinde yerinde saysın, bu mutabakat zaptının sonuçlarından en çok etkilenenler arasında olacaktır. Zira yansımaları sadece ABD-İran ilişkisiyle sınırlı kalmayacak; ABD'nin Ortadoğu'daki varlığının geleceğine ve Washington'un krizlerine müdahalesinin niteliğine kadar uzanacak. ABD'nin İran ile doğrudan çıkarlarını etkileyen sorunları çözmeye odaklanması, stratejik önceliklerinin bölge dışına kaydığı ve oradaki varlığını azaltmaya çalışarak bölgeyi İsrail-İran çatışmasına rehin bırakacağı hipotezini güçlendiriyor. Bu dönüşüm, ABD içinde ve uzun süredir devam eden stratejik taahhütlerden geri adım atma anlamına geldiği için bölgesel müttefikleri arasında itirazlara neden oluyor.

İsrail'e en yakın olan Cumhuriyetçi Parti'deki sağcı şahinler, mutabakat zaptına ilişkin çekinceler taşıyor ve bu durum, kendisinin yaklaşan ara seçimlerde ve hatta başkanlık seçimlerinde tartışma konusu olma ihtimalini artırıyor. İsrail, özellikle Tahran ile yapılacak herhangi bir anlaşmayı güvenliğini ve bölgesel konumunu tehdit eden stratejik bir taviz olarak gördüğü için müzakerelerin gidişatından ve ayrıntılarına sınırlı erişiminden duyduğu hoşnutsuzluğu gizlemiyor. Bu durum ABD-İsrail ittifakının çöküşüne yol açmasa da Tel Aviv'in İran meselesine ilişkin tam vizyonunu ABD’li karar vericilere dayatma gücünün azaldığını yansıtıyor ve iki taraf arasındaki ilişki en hassas aşamalarından birine girebilir.

Bölgesel olarak siyasi gerçekçilik, yeni bir gerçekliğe dayanan bir yaklaşımı dikte ediyor. Bu yaklaşım müzakerelerin sonucunu beklemiyor, aksine onları iç gücün inşası lehine dış garantilere olan bağımlılığın azaldığı bir dünyanın göstergesi olarak ele alıyor. Bu durum, siyasi ve ekonomik olarak Arap birliğini güçlendirmeyi, olası herhangi bir ABD-İsrail-İran çatışmasına karışmaktan kaçınmaya devam etmeyi, ortaya çıkan tehditlerle daha iyi başa çıkabilecek ortak bir savunma sistemi kurmayı gerektiriyor. Ayrıca, bölgesel güvenlik kavramının büyük güçlerin müdahalesi varsayımına dayanmayacak ve büyük güçlerin çıkarlarının değişebileceği gerçeğinden hareketle Avrupa ve diğer uluslararası güçlerle dengeli ortaklıklar geliştirilmesine dayanacak şekilde yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor.

Lübnan bu denklemin en zayıf halkası olmaya devam ediyor. Zira mutabakat zaptı, Tahran ve müttefiklerine, ülkeyi on yıllardır yöneten güç dengesinin yeniden kurulması, Şii İkilisinin ve özellikle de Hizbullah’ın siyasi karar alma üzerindeki etkisinin yeniden güçlenmesi şeklinde ifade bulabilecek bir can simidi sunduğu izlenimi veriyor. Bu durumda silahın devletin elinde toplanması ve devletin tam egemenliğini geri kazanması yönündeki çağrılar azalacağından, Lübnan, devletin ve kurumlarının inşasından ziyade uzlaşmaların ön planda olduğu bir aşamaya geri dönecektir. Bu durum, İsrail ile müzakerelerin seyrine de yansıyacak ve çatışmaya nihai çözümler aramaktan ziyade uzun vadeli bir ateşkesin yerleştirilmesine indirgenecektir; bu sırada İsrail'in son çatışmalar sırasında işgal ettiği toprakların kaderi belirsizliğini koruyacaktır. Trump'ın Hizbullah'ı dizginlemek için Suriye'nin Lübnan'a müdahale etmesi çağrısına gelince, bu çözülmesi gereken bir bilmecedir.

Asıl tehlike, mutabakat zaptının kendisinde değil, büyük güçlerin hesaplarındaki daha derin değişimleri yansıtmasında yatıyor. Durumu İran'ın direncine indirgemek, Amerikan politikasının kendisini etkileyen dönüşümle ilgili daha önemli bir gerçeği gizleyebilir. Mutabakat sadece siyasi gerçekçiliğin yükselişini yansıtmakla kalmıyor; aynı zamanda Batı'nın dış politikalarını haklı çıkarmak için kullandığı ahlaki değerlendirmelerin gerilediğini de ortaya koyuyor.

Mutabakat ve ondan doğabilecek anlaşma, İran rejiminin davranışlarında ve bölgesel yayılmacı politikalarında temel değişiklik olacağına dair bir Amerikan bahsi olduğunu gösteriyor ve bu da 300 milyar dolarlık teşvik ve yatırımların sunulmasına bir gerekçe sağlıyor. Eğer bu bahis başarılı olursa, bölge mevcut denklemleri alt üst edecek stratejik bir değişimle karşı karşıya kalacaktır. Ancak başarısız olursa, herhangi bir anlaşma etkisiz olduğu kanıtlanmış politikaların tekrarı ve gelecekteki yeni çatışma turlarına hazırlık olacaktır.