İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Sporun ciddiyeti ve siyasetin saçmalığı arasında

Spor arenasındaki ve sahalarındaki gerçek siyaset dozlarının, resmi siyaset dünyasındakinden çok daha fazla olması tam bir paradokstur.

Herhangi bir rekabet biçiminin kaçınılmaz olarak bölünmelere ve taraflılığa yol açtığı ve bunların çoğu zaman komplo ve şiddete dönüştüğü doğrudur.

Bugün bildiğimiz şekliyle sporun “felsefesini” üreten antik uygarlıkların tarihine -Yunanistan'daki Olimpiyat Oyunları da dahil olmak üzere- dalmaktan kaçınsak bile, spor yetkililerinin bu konudaki ikiyüzlülüğüne rağmen, bayraklar ve milli marşlar gibi siyaset ve spor arasındaki yakın bağlantıya tanıklık eden örnekleri her zaman görüyoruz.

Birçoğumuz Nazizmin yükselişi sırasında 1936 yazında düzenlenen Berlin Olimpiyat Oyunları hakkında okuduk.

Bu oyunların açılışı, dünyaya Almanya'nın büyüklüğü ve Aryan ırkının üstünlüğü hakkında olağanüstü bir fikir vereceğini hayal eden Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler tarafından yapıldı. Gerçekten de, genç katılımcıların ve gözlemcilerin bazıları bu deneyimden, organizasyondan ve tesislerden etkilenerek kendi ülkelerinde benzer etkinlikler düzenlediler; oysa sahalarda ve kurlarda Almanya’nın elde ettiği sonuçlar Hitler'in beklentilerini tam olarak karşılamamıştı.

1979'da Sovyetlerin Afganistan'ı işgalinden sonra, Soğuk Savaş'ın son aşamalarında, Başkan Jimmy Carter yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri, ertesi yıl, 1980'de yapılması planlanan Moskova Olimpiyatları'nı boykot etme kampanyası başlattı. Bu kampanya kısmen başarılı oldu; çok sayıda ülke Olimpiyatları boykot ederken, bazıları boykot etmeyi reddetti ve bazıları da kararı kendi Olimpiyat komitelerine ve sporcularına bıraktı.

Ancak bu Amerikan “zaferi” karşılıksız kalmadı. Moskova dört yıl sonra, 1984 yazında, Los Angeles Olimpiyatları'nı boykot etme kampanyası başlatarak misilleme yaptı. O dönemde, Sovyetler Birliği ile birlikte Moskova’nın müttefiki 13 ülke boykota katıldı. Böylece, bu iki olaydan sonra, siyasetin spordan ayrılması çağrısında bulunan ütopik saf sesler büyük ölçüde azaldı. Burada, İsrail’e karşı on yıllarca süren Arap boykotu, Güney Afrika'daki apartheid rejimine karşı Afro-Asya boykotu (daha sonra uluslararası hale geldi) ve ABD'nin Çin Halk Cumhuriyeti'ni tanımasının ardından Tayvan'a karşı uluslararası boykotu da hatırlamakta fayda var.

Şu anda tartışmaların arttığı futbola gelince, belki de en belirgin örnek 1982 Dünya Kupası sırasında yaşanan “Gijón Skandalı”dır.

O gün, Almanya ve Avusturya milli takımları Cezayir milli takımına karşı iş birliği yaparak, gruplar aşamasında her iki takımın da bir üst tura yükselmesini ve Cezayir takımının elenmesini sağlayan kurgulanmış bir maç oynadılar. Bu etik dışı eylem sonucunda, FIFA hileleri önlemek için gruplarda üçüncü maçların eş zamanlı olarak oynanması politikasını benimsedi.

 Bundan önce, Orta Amerika'da komşu ülkeler El Salvador ve Honduras arasında biriken çatışmalar nedeniyle 1969'da bir savaş çıkmıştı ama arabulucular birkaç hafta içinde savaşı sona erdirmeyi başarmıştı. Bu sırada iki ülkenin takımları, 1970 Dünya Kupası elemelerinde karşı karşıya gelmişti.

Bugün, Kuzey Amerika'da halihazırda düzenlenen Dünya Kupası maçlarında siyasi arka plana sahip bazı keskin bölünmeler yaşanıyor. Esasında ABD Başkanı Donald Trump ile kupaya ABD ile birlikte ev sahipliği yapan Meksika ve Kanada liderleri arasında siyasi bir uyum olmadığı açıktı. Ayrıca, Washington'un göç ve göçmenlere karşı sert tutumu, bazı ülkelerden gelen ziyaretçilerin, hatta bazı hakemlerin ve oyuncu ailelerinin ülkeye girişine kısıtlamalar şeklinde yansıdı.

Tribünlerde açılan pankartlar, genel atmosferin açık ve dostane olmaktan çok uzak olduğunu gösteriyor. Elbette, gerek kötü hakemlik ve belirli takımları kayırma, gerekse  çeşitli çevrelerden gelen resmi baskı sonucu sonuçların değiştirilmesi, favori takımların ilerlemesinin kolaylaştırılması ve diğerlerinin ilerlemesinin ciddi şekilde engellenmesi gibi daha kötü sorunlar da var.

Somalili hakemin Amerika Birleşik Devletleri'ne girişine izin verilmemesi bu sorunların ilk işaretiydi, ama bu olay, Beyaz Saray'ın FIFA'dan, bir önceki maçta kırmızı kart alan Amerikalı oyuncu Folarin Balogun'a otomatik olarak uygulanan bir maç oynamama cezasını askıya almasını istemesi utancı karşısında görünmez oldu.

Çok geçmeden Arjantin milli takımına yönelik bariz kayırmacılığa dair haberler ortaya çıktı ve Mısır'a karşı oynanan maçta hakemin kötü performansı bu haberleri daha da destekledi. Hatta işler, Arjantin milli takımının güçlü takımlarla karşılaşmadan ilerleyişini kolaylaştıracak şekilde algoritmaların tasarlandığı iddiasına kadar vardı.

Doğal olarak, bu bağlamda, FIFA Başkanı Gianni Infantino'nun Başkan Trump'a “Barış Ödülü”nü takdim etmesinin ve FIFA'nın daha sonra Balogun'un maç cezasını askıya almayı kabul etmesinin ardından, kutuplaşma düzeyi yoğunlaştı ve zaman zaman açık düşmanlığa dönüştü.

Bu arada, Kuzey Amerika'nın sahaları bayraklar ve sloganlar ile dolarken, başka yerlerde gerçek siyaset bir “oyuna” dönüşüyor.

Batı Avrupa'dan Türkiye'nin ev sahipliği yaptığı son NATO zirvesine, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimlerden Doğu Akdeniz'deki trajedilere ve İsrail'in Amerikan siyasi kararları üzerindeki artan etkisine kadar, siyasi analizler ve aynı zamanda uygulamalar ciddiyetini büyük ölçüde kaybediyor.

“Batı demokrasisinin anası” olan İngiltere, yakında on yıl (!) içinde yedinci başbakanını seçecek. NATO Genel Sekreteri, Başkan Trump'ın, kendi önünde, NATO üyesi İspanya'yı hedef almasına sessiz kalıyor ve gülümsüyor.

Düşmanlardan önce müttefikler, amaçları ile çelişen politikalar karşısında şaşkın ve kafaları karışmış durumda.

Gerçek ile kışkırtma arasındaki çizgiler, endişe verici manevralar ve kaçamakların artmasıyla neredeyse bulanıklaşıyor ve uçuruma doğru istenmeyen kaymalara dair gerçek korkular artıyor.

 Kısacası, neredeyse herkes otomatik pilotla yönetilen ve kişisel çıkarların şiddetli rüzgarları ile savrulan bir uçağa bindiğinde, geleceğin resmi belirsizleşiyor.