İran, geniş güvenlik aygıtlarına, devasa bir füze cephaneliğine, bölgesel bir nüfuza ve protestoları dağıtıp katılımcıları tutuklama konusunda defalarca sergilediği yüksek bir kapasiteye sahip. Bu yüzden dışarıdan bakıldığında sarsılması güç, köklü bir rejim gibi görünebilir. Ancak iktidarın sürekliliği yalnızca güç enstrümanlarıyla ölçülemez. Bu tablonun arkasında; devletin çözmeyi başaramadığı ekonomik, sosyal ve siyasi krizler birikmekte, halktan talep ettikleri ile halka sunabildikleri arasındaki mesafe giderek açılmaktadır.
İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üzerinden geçen 47 yılın ardından, en göze çarpan çelişki hâlâ İran’ın potansiyeli ile halkının yaşadığı gerçeklik arasında yatmaktadır. Ülke zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine, nitelikli bilimsel insan kaynağına, büyük bir pazara ve önemli ticaret rotalarını birbirine bağlayan stratejik bir konuma sahiptir. Buna rağmen pek çok İranlı; enflasyonun, değer kaybeden milli para biriminin ve daralan istihdam imkânlarının baskısı altında yaşamaktadır. Temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları maaşlardan daha hızlı yükseldiğinde, özellikle birikimlerini tüketmiş aileler için günlük hayatı idame ettirmek bitmek bilmeyen bir yüke dönüşmektedir.
Güçlükler yalnızca hane halkı geliriyle de sınırlı değildir; elektrik ve su kesintileri ile hizmetlerdeki gerilemeye dair şikâyetler kronikleşmiştir. Bu sorunlar, insanların evlerindeki yaşam kalitesini etkilediği kadar ekonominin üretim gücünü de doğrudan baltalamaktadır. Bunların çözümü ise yatırıma, etkin bir yönetime ve geleceğe dair plan yapmaya imkân tanıyacak bir güven ortamına bağlıdır. Ancak yolsuzluk, kötü yönetim ve dış krizlerin sürmesi çözümleri daha da zorlaştırmakta, gecikmenin faturası ise yıldan yıla kabarmaktadır.
İran para birimi, maruz kalınan baskının boyutunu açıkça gözler önüne seren bir göstergedir. Riyaldeki değer kaybı, ithal malların ve yerli üretimde kullanılan girdilerin maliyetini tırmandırmakta, bu durum da doğrudan etiketlere yansımaktadır. Enflasyon kesintisiz sürerken, maaşların rakamsal tutarı değişmese bile satın alma gücü erimektedir. Döviz rezervlerindeki yetersizlik ise ithalatın ve kamu harcamalarının finansmanını daha da güçleştirmektedir. Böylece finansal kriz, vatandaşın pazarda, eczanede ve elektrik faturasında birebir tecrübe ettiği somut bir gerçekliğe dönüşmektedir.
Devlet kaynakları da kendi payına ciddi bir baskı altındadır; nitekim finansal yaptırımlar dış işlemleri kısıtlarken, savaş ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimler İran’ın düzenli petrol ihraç etme kapasitesini tırpanlamaktadır. ABD’nin deniz ablukası petrol ihracatının üzerindeki cendereyi daraltmış, uygulanan finansal kısıtlamalar ise Tahran’ın yaptırımları delmek için kullandığı bazı kanalları tamamen kapatmıştır. Gelirler üzerindeki bu baskı uzadığı takdirde, hükümetin ithalatı, kamu hizmetlerini ve bel bağladığı kurumları finanse etme imkânı daha da daralacaktır.
Ancak rejimin kırılganlığını yalnızca ekonomik sorunlarla açıklamak yetersiz kalır. Yüksek hayat pahalılığına veya hizmet yetersizliğine tepki olarak başlayan gösteriler, defalarca yolsuzluğa ve yönetim biçimine yönelik bir itiraza dönüşmektedir. Bu durum, İran halkının bir kesiminin artık bu krizi geçici tedbirlerle atlatılabilecek arızi bir olay olarak görmediğini kanıtlamaktadır. Geçim kaygıları, kararların kim tarafından alındığı ve nasıl hesap sorulduğu sorusuyla bağdaşmaya başladığında, kurumlara olan güven de tamiri imkânsız bir yara almış demektir.
Yetkililerin bu protesto dalgalarına yanıtı, kaba güç kullanımı ve kitlesel tutuklamalar şeklinde olmuştur. Bağımsız kaynaklarca doğrulanması güç, farklı tahminler bulunmakla birlikte, raporlar çok sayıda can kaybından ve on binlerce kişinin gözaltına alındığından bahsetmektedir. Öte yandan aileler ve insan hakları örgütleri, gösteriler sırasında hayatını kaybedenlerin cenazelerini teslim alabilmek için bazı ailelerden para talep edildiğine dair tanıklıklar aktarmıştır. Her bir vakanın münferit olarak doğrulanması gerekse de, bu iddiaların sıklıkla dile getirilmesi bile vatandaş ile devlet aygıtı arasındaki güvensizlik ve korkunun derinliğini gözler önüne sermektedir.
Baskı politikasının tahribatı sadece tutuklu sayısıyla sınırlı kalmamaktadır. Öğrenciler ve nitelikli beyinler faaliyetleri veya fikirleri sebebiyle hapis tehdidiyle karşı karşıya kaldığında, ülke bu potansiyellerini kaybetmekte; çevrelerindekiler ise ses çıkarmanın değil, susmanın daha güvenli olduğunu öğrenmektedir. Evlatlarını kaybeden ailelerin devletle olan bağı ise bir daha asla eskisi gibi olmamaktadır. Bu tecrübelerin biriktirdiği tortular, protestolar sokaklardan çekilse dahi toplumun hafızasında varlığını sürdürmektedir.
Farklı kesimler eşitlikten ve hukuki korumadan mahrum kaldıklarını hissettikçe bu uçurum daha da derinleşmektedir. Nitekim etnik ve dini azınlıklar ayrımcılıktan ve kısıtlamalardan şikâyet ederken, kadınlar özel hayatlarına müdahale eden yasa ve uygulamalarla yüzleşmektedir. Bu grupların talepleri birebir aynı olmasa da, bu huzursuzlukların sürmesi ekonomik öfkeye ek olarak devletin vatandaşlarını eşit şartlarda dinlemediği hissini pekiştirmektedir. Mağdur çemberi genişledikçe, istikrarı kaba güçle korumak hem daha zor hem de çok daha maliyetli bir hale gelmektedir.
Marjinalleştirilmiş bazı bölgelerin durumu, krizin bir başka boyutunu gözler önüne sermektedir. Nitekim yoksulluk, kamu hizmetlerinin yokluğu ve aşağılanmışlık hissi gençleri umutsuzluğa sürüklemekte; aşırılık yanlısı gruplara veya onların öfkesini istismar eden şebekelere zemin hazırlamaktadır. Bu durum şiddeti meşrulaştırmak anlamına gelmez; aksine, güvenliğin tek başına şiddetin yayılmasına imkân tanıyan şartları ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini anlamayı gerektirir. Halkın talepleri adalet yerine hor görülmeyle karşılandığında ise riskler daha da tırmanmaktadır.
Nitelikli insan gücünün daha iyi fırsatlar arayışıyla ülkeyi terk etmesi de yaşanan kayıpların bir diğer tezahürüdür. Nitekim beyin göçü ülkeyi yalnızca bilim insanlarından, doktorlardan ve mühendislerden mahrum bırakmakla kalmamakta; aynı zamanda sektörlerini ıslah etme ve ekonomisini geliştirme kapasitesini de zayıflatmaktadır. Gençler eğitimin ve azmin kendilerine net bir gelecek sunmadığını gördüklerinde, kendi ülkelerindeki geleceğe olan inançları sarsılmaktadır. Ne kadar zengin doğal kaynaklara sahip olursa olsun, hiçbir devlet bu kaybın telafisini kolayca sağlayamaz.
Sistem, iktidarın bekası ile ülkenin âli çıkarlarını birbirine karıştırdığında da zayıflamaktadır. Zira İran, devletiyle, halkıyla ve toplumsal dokusuyla mevcut yönetim kurumlarından çok daha geniş bir bütündür. Adalet, istihdam veya inanç özgürlüğü talep etmek ülkeye düşmanlık etmek anlamına gelmemekte; aksine pek çok insanın daha güvenli ve onurlu bir yaşam arzuladığını göstermektedir. Ancak her türlü itirazı varoluşsal bir tehdit olarak tasvir etmek, diyalog ve reform alanını daraltmakta ve yönetimi giderek daha fazla güvenlik aygıtlarına bağımlı hale getirmektedir.
Tüm bu baskıların bir araya gelmesi, rejimin çöküşünün an meselesi olduğu anlamına gelmez. Nitekim rejim daha önce de şiddetli krizleri atlatmayı başarmıştır ve halen elinde baskı araçları, nüfuz kaynakları ile taraftarlarını mobilize etme kapasitesi bulunmaktadır. Ancak hayatta kalma becerisi, bu zayıflık nedenlerini ortadan kaldırmamaktadır. Toplumsal öfkeyi bastırmaya sürekli ihtiyaç duyan, aynı zamanda hayat standartlarındaki gerilemeyi durdurmakta ve vatandaşların güvenini yeniden kazanmakta aciz kalan bir rejim, içeride olduğundan çok daha mütecanis ve sağlam görünmektedir.