Coğrafi sabiteler ile siyasi değişimler arasında, Doğu Akdeniz tarihi bir yeniden yapılanma sürecinden geçiyor. Siyasi sınırlar, ideolojik engeller ve dogmatik rejimler, ortak çıkarlar ve tarihsel ortak noktaların lehine geri çekiliyor. Bu çıkarların yeniden düzenlenmesi, Baas rejiminin çöküşünün ardından gerçekleşiyor: önce Irak’ta, 21 yıl sonra Suriye’de… Lübnan’daki Baas kalıntıları ise 2005 yılında Esed rejiminin ordusunun Lübnan topraklarından çekilmesinin ardından bu iki olay arasında çöktü.
Bağdat’tan Şam’a, oradan Beyrut’a uzanan ve Filistin Ulusal Yönetimi’ne kadar genişleyen bu coğrafi alan, yıllarca halklarının ve devletlerinin aleyhine, Tahran’ın etkisi ile Tel Aviv’in saldırganlığı arasında yapılan Amerikan pazarlıklarının rehinesi olarak kaldı. Bu dinamik, 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardından İran ve İsrail projelerinin doğrudan çatışmasına kadar devam etti.
Doğu Akdeniz’deki yeniden yapılanmayı, bu dönüşümün temel bir dönüm noktası olan 7 Ekim olayları üzerinde durmadan ele almak mümkün değildir. Bu olay, ABD’nin 11 Eylül 2001’den beri bölgeyi yöneten politikalarından kesin olarak uzaklaştığını göstermiştir. Sonuç olarak, bu olayın en belirgin jeopolitik sonuçlarından biri, Esed rejiminin çöküşünün ardından Tahran’ı Şam’a bağlayan kara koridorunun kesilmesi olmuştur.
Stratejik açıdan, Doğu Akdeniz’de istikrarın sağlanması, Baas Partisi’nin Suriye kanadının ortadan kaldırılması olmadan imkânsızdı. Yeni bölgesel dengelerin etkisiyle, Irak’taki çoğunluk yönetimi doğal olarak Şam’da da çoğunluk yönetimini gerektiriyor. Bu dinamik, rakip Baasçı fraksiyonların körüklediği on yıllarca süren ideolojik düşmanlığın yanı sıra, kanlı miraslarından kurtulmak için hâlâ güçlü bir siyasi ve toplumsal irade gerektiren derin mezhepsel gerilimlerin ardından, iki ülke arasında gerçek bir karşılıklı çıkar ilişkisi oluşturdu.
Şam’ın İran’ın vesayetinden kurtulması ve Bağdat’ın Tahran’ın etkisinin zayıfladığını görmesiyle birlikte, Şam ve Bağdat arasında yeni bir siyasi dil ortaya çıkmakta ve bu durum, Beyrut, Trablus, Amman ve Akabe’ye uzanan yeniden yapılandırılmış bir stratejik çıkar ağının yolunu açmaktadır. Bu bölgesel değişimin seyrini, birbirini yakından takip eden bir dizi diplomatik dönüm noktasını daha da belirgin hale getirdi; bunlardan en önemlileri, Suriye Cumhurbaşkanı’nın NATO Zirvesi kapsamında ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmek üzere Ankara’ya gelmesi ve Irak’ın yeni Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin ABD lideriyle görüşmek üzere Washington’a yaptığı ilk resmi ziyaret oldu. Bu arada Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmek üzere İstanbul’a giderken, Bağdat’tan gelen üst düzey bir diplomatik heyet de Riyad’ı ziyaret etti. Zeydi hükümeti, Riyad’da bölgesel ilişkiler konusundaki planını ortaya koydu ve Irak’ın artık komşularının istikrarını tehdit etmek için bir araç olarak kullanılmayacağını kesin bir dille vurguladı.
Washington’dan gelen yeşil ışık altında şekillenen derin siyasi ve ekonomik boyutlarıyla ortaya çıkan jeopolitik tablo hem Tel Aviv’de hem de Tahran’da endişe uyandırıyor. İsrail, elli yıldır sınırlarını güvenilir bir şekilde koruyan Esed rejimine sağladığı zımni korumayı geri çekerek işlediği stratejik hatayı geç de olsa fark etti. Bu arada İran, 7 Ekim sonrası gerçekliği, özellikle de Lübnan ve Suriye’nin etki alanından kalıcı olarak çıktığını hâlâ inkâr etmeye devam ediyor. ABD Başkanı, Irak Başbakanı ile ikili ilişkilerin geleceğini görüşürken, İran bir kez daha Amerikan bombardımanına maruz kaldı; bu, savaşın kaç tur sürerse sürsün, sona ereceğinin açık bir işareti.
Bu yeni düzen içinde Tel Aviv, Suriye’nin güneyini işgal ederek ve çölden Anadolu’ya uzanan ekonomik güzergâhları kesintiye uğratarak bu koridoru koparmaya çalışıyor. İsrail, Doğu Akdeniz’i küresel pazarlara bağlayan hayati bağlantılar olarak Lübnan limanlarının stratejik değerine yönelik artan bölgesel ve uluslararası ilgiden de aynı derecede tedirgin durumda. Sonuç olarak, artan Amerikan baskısına rağmen İsrail, bu değişen gerçekliğe uyum sağlamaya hiç hazır görünmüyor.
Bu arada Bağdat, ihracatının ve enerji kaynaklarının bir kısmını Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılıktan kurtarmak için aktif olarak çalışmaya başladı. Irak, kara transit ağlarını Suriye’nin Tartus limanına ve Türkiye’nin Ceyhan limanına doğru genişletirken, aynı zamanda Lübnan hükümetinin Trablus Limanı’nı tarihi Kerkük-Trablus ulaşım hattına yeniden dahil etmek için bir adım atmasını bekliyor.
Beyrut’tan Şam’a ve oradan da Bağdat’a uzanan koridor bugün, salt bir ekonomik projenin ötesine geçen bir şekilde şekilleniyor; bu koridor, geçmişteki siyasi başarısızlıkları tekrarlamadan tarihi coğrafyanın hatlarını yeniden canlandırıyor. Bu dönüşümün tam kalbinde Lübnan’ın fırsatı yatıyor. Bu fırsat, devam eden bu değişimin büyüklüğünü kavrayabilecek ve diğerlerinin oluşturmayı seçtiği yeni düzenlemelere pasif şekilde razı olmak yerine, bu değişimden elde edilecek kazanımları aktif olarak en üst düzeye çıkarabilecek cesur bir siyasi vizyon gerektiriyor.