Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Hem şaşkın hem de kafa karıştırıcı İran

Uzun zamandır, Arap dünyasında ve özellikle de Körfez ülkelerinde yayınlanan birçok yazı, Tahran'daki rejimin politikalarını ve bazen anavatanlarını parçalamaya çalışarak, bazen de Körfez ülkelerinin şu anda maruz kaldığı gibi doğrudan saldırarak Araplara karşı neden düşmanca davrandığını açıklamaya çalışıyor. Bu, çağdaş İran'daki en önemli ikilemlerden birinin kimlik sorunu olduğunu gösteriyor. Yine bu, Humeyni devriminden beri cevapsız kalan ve dahası zamanla daha da karmaşık hale gelen bir sorudur. İran Dini Lideri Ali Hamaney için düzenlenen yas töreninde, katılımcı heyetlerin önünde Kuran-ı Kerim'den ayetlerin Arapça olarak okunması bu durumu açıkça gösteriyordu. Bu sahne hem dini hem de siyasi anlamlar taşıyordu, ancak aynı zamanda başka bir soruyu da gündeme getirdi: Kaç İranlı Arapça olarak okunanları anlıyor?

Tahminler, İran'da Arapça bilenlerin nüfusun yalnızca sınırlı bir yüzdesini, yüzde 10 ila 15 arasında bir oranı temsil ettiğini gösteriyor. İranlı Araplar ve din adamları hariç tutulursa, bu oran çok daha düşük. Bu, rejime dini meşruiyetini veren dilin, toplumun çoğunluğunun dili değil, iktidardaki dini kurumun dili olduğu anlamına geliyor.

Bazı resmi terimlerde Arapçanın var olduğu doğru, örneğin Dışişleri Bakanlığı Farsça'da “vazarat umur hariciye” olarak adlandırılıyor ve bu ifadenin Arapça kökenli olduğu aşikâr. Ne var ki bu dilsel varlık, kültürel kabul veya Arap dünyasına ait olma duygusu olduğunu göstermez. Aksine ilişki, tarih, milliyetçilik, din ve siyasetle iç içe geçmiş olduğundan çok daha karmaşık görünüyor.

İranlılar İslam'ı kabul ettiler, ancak bu dini onlara taşıyanları her zaman kabullenmediler. Gerçeklik, bu çelişkiye dair bolca kanıt sunuyor; İslam, iktidardaki devletin kimliğinin ayrılmaz bir parçası, ancak İslam'ı dünyaya yayan Araplarla olan ilişki, İslam mirasından faydalanmak ile Arap etkisinden uzaklaşmak arasında gidip gelen belirsiz bir ilişki olarak kaldı.

Bu belirsizlik, İran eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in şu sözleriyle de ifade edilmiştir: “İslam'a medeniyet boyutunu kazandıranlar İranlılardır.” İnsan bu görüşe katılıp katılmayabilir veya bu eklemenin göreceli ağırlığına itiraz edilebilir, ancak bu, İslam'ın medeniyet biçiminde, orijinal Arap çevresinin bir uzantısı olmaktan ziyade İran kimliğinin bir uzantısı haline gelmesi için tarihsel anlatıyı yeniden yazma girişimini ortaya koymaktadır. Geçmişte medeniyete yapılan katkı, günümüzde siyasi bir rol oynamak anlamına gelmiyor.

Tahran'da iktidardaki dini elit, üstesinden gelmesi zor bir ikilemle karşı karşıya kaldı; meşruiyetini dili Arapça olan bir dinden alıyor, ancak Fars milliyetçiliğinin egemen olduğu bir toplumu yönetiyor; bu toplumda büyük bir kesim, tarihsel, siyasi veya kültürel nedenlerle Araplara karşı olumsuz görüşler besliyor. Bu nedenle, bu karşıt güçleri uzlaştırma girişimlerinde bulunuldu, ancak bunlar istikrarlı bir kimlik oluşturmadı. Uzlaşma ya takipçiler (vekiller) oluşturarak ya da silahlı saldırganlık yoluyla sağlanmaya çalışıldı ve bunların her ikisi de milliyetçi üstünlük duygusunu körüklemektedir.

Bu dengeyi sağlamak için rejim iki paralel yol izledi; birincisi, İslam Cumhuriyeti'nin etkisinin mezhepsel bağlılık yoluyla uzandığını göstermek için İran dışında ve özellikle de bazı Arap ülkelerinde mezhepsel boyutu artırmak. Bu, İran kamuoyuna güç ve genişlemenin kanıtı olarak sunuluyor. İkinci yol ise Araplar ile araya siyasi ve psikolojik bir mesafe koymak, hatta onlar hakkında el-A’rab (Bedeviler) gibi olumsuz çağrışımlı terimler kullanmak. A’rab, orijinal bağlamında İslami değerleri kabul etmeyen belirli bir insan grubunu tanımlayan ve Kuran’da geçen bir ifadedir; ancak daha sonra dilsel veya dini doğruluktan ziyade siyasi söyleme hizmet eden muğlak bir şekilde kullanılmıştır.

Bu ikilik sadece dış politikada değil, devletin kimliğinin tanımlanmasında da bir kriz yaşandığını ortaya koyuyor; İran milliyetçi bir devlet mi, ulus-ötesi bir dini devlet mi, yoksa etkisini genişletmeyi amaçlayan mezhepçi bir proje mi? Bu üç projenin aynı anda birleştirilmesi, resmi söylemi çelişkilerle dolu hale getirdi.

İran nüfusunun büyük bir kesiminin bu vizyonu paylaşmaması dikkat çekici. Toplumun eğitimli ve ilerici kesimleri eski rejimin devrilmesine katkıda bulunmuş ve dünyayla etkileşim kuran ve başarılarından yararlanan modern bir devlet kurmayı hedeflemişlerdi. Ancak devrimin seyri farklı bir yöne evrildi ve nihayetinde bu güçler, dini kurum ve güvenlik aygıtı lehine marjinalleştirildi.

Devrim yıllarında bu laik hareketin birkaç üyesiyle yaptığım bir tartışmayı hatırlıyorum. Onlardan biri, “Milyonlarca insanı gösterilere katılmaya teşvik etmek için Humeyni'nin fetvalarını kullanıyoruz” demişti. Yaygın inanış, dini otoritenin rejimi devirmek için sadece bir araç olduğu ve sonrasında karar alma merkezinin yeniden sivil güçlerin eline geçeceği yönündeydi. Ancak yaşananlar tamamen farklıydı. Şah'ı devirmek için kullanılan güçler yeni iktidara dönüştü ve ardından onların önünü açanların ve yardım edenlerin çoğunu yuttu.

O zamandan beri İslam Cumhuriyeti kimlik krizini çözemedi. Ne istikrarlı bir ulus-devlet kurmayı, ne modern çağla birlikte var olabilecek bir dini model sunmayı, ne de komşularıyla veya dünyayla normal ilişkiler kurmayı başardı. Bu nedenle, dış krizleri daha derin bir iç krizin yani iktidardaki elitin temel “kimliğimiz nedir?” sorusuna cevap bulamamasının uzantısı gibi görünüyor.

Bölgeyi saran çatışmaların çoğu, İran devletinin kimliği etrafındaki bu derin belirsizlikten ayrı olarak anlaşılamaz. Bu belirsizlik, siyasi karar alma sürecini milliyetçilik, din ve devrim arasında yaşanan tereddüdün esiri haline getiriyor ve başkalarıyla barış içinde olmadan önce kendi içinde barış içinde dengeli devlet oluşturabilecek bir projede karar kılınmasını engelliyor.

Son söz; bir devlet kendini tanımlayamadığında, farklı olan her şeyi düşman olarak görür ve çatışma, kendisini kanıtlamanın bir aracı haline gelir.