Dini Lider Mücteba Hamaney’in, babasının cenaze töreninde attığı intikam çığlığı hafife alınmamalı. Nitekim cenaze merasimini organize edenler, bu çığlığı bin yılı aşkın süredir Kerbela’daki Aşura ritüellerinde tekrarlanan o tarihi Şii haykırışıyla bağdaştırmaya özellikle özen gösterdiler: “Ey Hüseyin’in intikamını alacak olanlar!” İntikam iradesini haykıran devasa kitlelerin yanı sıra, cenaze alayını (Hz. Ali’nin şehadetini hatırlatmak üzere) Necef’e ve (hem kendilerine hem de tüm dünyaya Hz. Hüseyin’in şehadetini tazelemek üzere) Kerbela’ya kadar götürdüler. Hicri 61 yılında Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden bu yana; önce sahabe Süleyman bin Surad liderliğinde, Resulullah’ın (sav) torununa feda olmak amacıyla ortaya çıkan ve günahlardan arınmak için kitlesel bir intihardan ibaret olan Tevvabun Hareketi doğdu. Ardından katilleri ortadan kaldırmak için Muhtar es-Sekafi hareketi geldi. Hicri 132 yılında Abbasi Devrimi gerçekleştiğinde ise intikam çığlığı yeniden alevlendi ve ataları Hüseyin’in öldürülmesinden sorumlu tutulan Emeviler kitlesel bir kırıma uğratıldı. Nesiller boyunca Aşura, o güne dair kalıcı bir anma ritüeline dönüştü.
Şiilik özü itibarıyla Arap menşeili bir harekettir; ancak İranlılaştığı an trajik, Aşura merkezli ve kalıcı bir teolojiye bürünmüştür. Teoloji bir devrim, hatta devrimler yaratabilir; fakat kendisini bir devlete dönüştürmek istediğinde devasa zorluklarla karşılaşır. Zira devlet, kolektif bir süreçtir; ya da en azından İbn Halduncu bir yöntemle açıklamak istersek durum böyledir. İbn Haldun, siyasi eylemi, beşerî unsurun dini davetle (ideolojiyle) birleştiği bir güçle ilişkilendirir. Ancak bu yapı, başkaldırı veya devrim aşamasından sonra devlete dönüşemez. Ardı arkası kesilmeyen isyanlar ve ihtilaller gücü tüketir; nihayetinde ise teolojik ve karizmatik olmayan dış unsurlar gelip bu yapıyı vurur.
Sasani Devleti’nin kurucusu I. Erdeşir (MS. 228-241), Büyük İskender’in istilalarından miras kalan derebeylikleri aşmak istediğinde Zerdüştlük dinini arkasına aldı. Böylece İran Platosu’nun parçalarını güçlü bir devlette birleştirdi. Ancak bu devlet, hem yeni dini akımların ortaya çıkması hem de devletin başrahibi Kartir’in iktidarı ele geçirmek istemesi nedeniyle yıkılma veya parçalanma eşiğine geldi. Erdeşir’in haleflerine, bugün hâlâ ‘Erdeşir’in Ahdi’ olarak anılan bir vasiyet bıraktığı söylenir. Bu vasiyette şöyle der: “Saltanat ve din iki kardeştir; din temeldir, saltanat ise muhafızdır. Ancak ikisi karşı karşıya gelir de dinin gizli bir lideri ile otoritenin açık bir lideri çatışırsa, din liderinin saltanat liderine galip gelmesi neredeyse kaçınılmazdır!”
Bu durum İran’da defalarca yaşandı. Türk kökenli boylardan oluşan Safeviler, Şiiliği benimsediler ve bu katı Şiilik üzerine inşa ettikleri iktidarla Osmanlılarla uzun süre mücadele ettiler. Ardından onların halefi olan Kaçarlar da benzer bir davet ve ideolojik hareketle sahneye çıktılar.
Herkes, modern zamanların oyunun kurallarını geri dönülemez biçimde değiştirdiğini sanmıştı. Doğrudur; şurada burada ideolojik çağrısı farklı güçlerde devrimler hâlâ gerçekleşmekte, ancak devlet mekanizmaları çok geçmeden duruma hâkim olmaktadır. Bu durum Rusya’da, Çin’de ve hatta İran’da modern tarzda anayasal bir hareket olarak filizlenen 1905-1911 Meşrutiyet Devrimi’nde yaşanmıştır. Ne var ki 1979’daki İslam Devrimi, Orta Çağ’ın oyun kurallarını geri getirdi ya da en azından bunu yapmaya yeltendi. Sokaklarda beliren Aşura kitleleri, kendi inanç ve bilinç dünyalarında Şah’ın kendilerine reva gördüğü zulme duydukları öfkeyi haykırıyordu; üstelik bu öfkeyi, İranlı yazar Celal Al-i Ahmed’in deyimiyle ‘Garpzedelik’ (Batı hayranlığı marazı) salgınına karşı bir başkaldırıyla harmanlıyorlardı. Bu kitlelerin başında, heybetli siyah cübbesiyle her an Ehl-i Beyt şehitlerini hatırlatan ve çevresindeki coğrafyayı ele geçirmek üzere ayağa kalkan bir Şiiliği vadeden, muazzam karizmaya sahip bir liderlik vardı. Bu liderlik; devasa ve korunaklı bir coğrafya, harekete geçirilmiş dini ideoloji ve büyük kaynaklar olmak üzere iki yerine üç unsuru bir arada barındıran devletlerinin gücünü göstererek milliyetçi eğilimleri olanları da teskin ediyordu. Böylece o galip dini devrimin ve fedakârlık üzerine kurulu kışkırtılmış coğrafyanın rüzgarıyla her yöne doğru atıldılar ve kazanımlar elde ettiler. Fakat güneşin altında yeni bir şey yoktur; bu yapı ilerledikçe, nüfuz ettikçe ve yıktıkça, aynı zamanda bazı hassasiyetleri ve çiğnenen çıkarları da harekete geçirdi. ABD ve Arap ülkeleri bu dini hassasiyete sahip olmayabilir, ancak İsrail buna sahip. İşte bu yüzden İran, düne kadar galip göründüğü, şimdiyse mağlup ve kuşatılmış durumda kaldığı çatışmaların ve savaşların hedefi oldu ve olmaya devam ediyor.
Bana göre; dini İran, milliyetçi İran ve o devasa kitlelerin İran’ı çok ağır darbeler aldı. Bu darbelere nükleer hazırlıklarla, Hürmüz Boğazı’yla, yaydığı feda eylemcisi milislerle ve elindeki silahlarla karşılık vermeye çalıştı; fakat bunlar da dertlerine derman olmuyor. Geniş kadrosunun ve en büyük liderinin öldürülmesi, Şii mazlumiyetini ulusal bir aşağılanmışlıkla birleştiren derin dini hassasiyetleri tetikledi.
Bu nedenle İran’ın hem içeride hem de gücünün yeteceğini düşündüğü yakın dış çevresinde Aşura eksenli bir patlamaya sahne olması beklenmektedir. Hz. Hüseyin’in izinden giden ‘şehit lider’ için atılan intikam çığlıkları, kitleleri seferber etmeye yaramaktadır. Dış dünyaya karşı dini söylem tonu daha da sertleşecek, kasıtlı olarak zarar verme ve intikam amaçlı sabotajlar artacaktır. Ancak günün sonunda, ‘kanın kılıca galip geldiği’ iddiasıyla avunmaktan başka ellerinde hiçbir şey kalmayacaktır!