2 Ağustos 1990'da şafak vakti, bizim kuşağımız büyük ve önemli bir olaya şahit oldu. Kuveytliler hain bir işgale uyandılar. Bu büyük olayın üzerinden 36 yıl geçti. O günleri yaşayanlar, belki de kitaplarda bulunmayan birçok korkunç ayrıntıyı hatırlıyorlar. Felaketten sonra doğan kuşak ise bu hikâyeyi ailelerinden dinliyorlar çünkü onlar bunu yaşadılar. Bugün bölgenin yaşadığımız olaylar göz önüne alındığında, hâlâ yayılmacı emellerle, askeri maceralar tehlikesiyle ve hatta girişilen savaşlarla dolu olduğunu herkese hatırlatmak için bu konuya geri dönüyorum! Bunu gündeme getiriyorum çünkü sınırların ötesinde hegemonya kurmaya yönelik hırs, Körfez ülkeleri için varoluşsal bir meydan okuma olmaya devam ediyor.
İşgalden önce bölgede bir iyimserlik havası hakimdi. Körfez ülkelerinde pek çok yara açmış, Kuveyt'i birden fazla kez doğrudan ekonomik ve siyasi kayıplara uğratmış acımasız İran-Irak Savaşı sekiz yıllık bir çatışmanın ardından sona ermişti. Fırtınanın ardından bir sükunetin hâkim olmasını umuyorduk. Ancak birçoklarını da rahatsız eden bir soru vardı: Savaşan iki ülke, savaşın geride bıraktığı tüm silahlar, ordular ve yayılmacı emellerle nasıl başa çıkacaktı?
Bundan yıllar önce Kuveyt, bölge ülkelerini bir araya getirecek Körfez birliğini destekleyen ülkeler arasındaydı. 1981'de Abu Dabi'de Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) kuruldu. O gün, altı üye devlet bu fikri memnuniyetle karşıladı ve liderleri, Allah hepsine rahmet etsin, tarihi bir karar aldılar. Belki de o zamanlar kimse, on yıldan kısa bir süre sonra KİK’in Ağustos 1990'da karşılaştığı türden bir sınavla karşılaşacağını hayal etmemişti.
Dönemin Irak liderliği, kibir ve gururla hareket etti ve çok geçmeden felaketle sonuçlanan hesaplar yaptı. Daha sonra anılarında okuduğumuz gibi, o dönemde Irak hükümetinde hiç kimse Saddam'ın kararlarını sorgulamaya cesaret edemedi ve bu, bir diktatörlüğün alametleridir. Komşu, barışçıl bir ülkeyi, Arap davalarını desteklemekten asla geri kalmayan bir halkın topraklarını işgal etti ve bunun zamanla başkaları tarafından kabul edilecek bir siyasi gerçeklik haline gelebileceğine inandı. Buna, Kuveyt ve Körfez ülkelerine karşı şiddetli ve adaletsiz bir medya savaşı eşlik etti.
Halkımızın şahit olduğu yedi aylık işgal kelimenin tam anlamıyla karanlıktı. Bu çile sırasında, Kuveyt ulusal birliğinin gerçek anlamı ortaya çıktı ve Körfez ülkeleri de bu saldırıyı kendilerine yönelik bir saldırı olarak gördüler. Ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan Kuveytli kardeşlerini memnuniyetle karşıladılar ve bu ülkeler işgali sona erdirmek için seferber oldular. Riyad ön saflardaydı ve bütün Körfez ülkeleri onunla birlikteydi. Belki de temel ve tartışmasız gerçek şu ki, Körfez ülkeleri bu saldırıyı ortak Körfez güvenliği meselesi olarak gördüler.
Bu olaylar arasında Kuveyt yönetimi, olağanüstü koşullar altında iç ve dış işlerini yönetti. 27 Eylül 1990'da merhum Emir Şeyh Cabir el-Ahmed Al-Sabah, New York'a gitti ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na hitap etti. O sahneyi hatırlıyorum. Konuşmanın ardından Genel Kurul üyeleri ayağa kalkıp birkaç dakika boyunca onu alkışlamışlardı.
Şeyh Cabir şöyle demişti: “Bugün size barışsever, barış için çalışan, hak eden herkese yardım eli uzatan, çatışma içinde olanlar arasında iyilik ve uzlaşma için çabalayan, güvenliği ve istikrarı müdahalelerle tehdit edilen bir halkın mesajını getirdim.”
O konuşmada benim için en önemli olan husus, Emir’in gelecekten bahsetmesiydi: “Allah'ın izniyle, istilacılar kesinlikle gideceklerdir ve Kuveyt'imize, bildiğimiz barış ve güvenlik ülkesine geri döneceğiz.” Ve geri döndük.
Ancak işgalciler, yenilgiye uğramış olsalar bile, unutulması zor bir şey yaptılar. Petrol kuyularını yaktılar ve havaya uçurdular. Kurtuluştan sonra uluslararası bir ekiple hızla Kuveyt'e döndüm ve o dönüşün görüntüsü zihnimde canlılığını koruyor. Uçak öğlen vakti Kuveyt'e yaklaştı ve pencereden dışarı baktım; sanki gün geceye dönmüştü. Gökyüzünü duman kaplamıştı ve yangın kokusu, işgalcilerin geride bıraktığı yıkımın boyutuna dair bir başka kanıttı.
İşgalciler kaçtı ve Kuveyt kaldı. Bu ancak fedakarlıklar yoluyla başarıldı. İşgali reddeden bir halk, devletin meşruiyetine sıkıca bağlı bir liderlik, destekleyici ve sarsılmaz bir Körfez duruşu ve bağımsız bir devletin yutulmasına izin vermenin felaket sonuçlar doğuracağını kabul eden destekleyici bir Arap ve uluslararası pozisyon vardı.
Otuz altı yıl sonra bence yapılması gereken elbette nefreti körüklemek değil, başka bir şeydir; dersi unutmamak. O ders de egemenliği ve Körfez dayanışmasını sağlamlaştırmaktır. Bu, çaba gerektirir çünkü tehlikeler görünürde değişmiş olsa da özünde devam etmektedir.
Bölge daha güvenli hale gelmedi. Yüzler değişti, ancak yayılma fikri devam ediyor. Çevremizde gördüklerimiz, bir tarafın gücün kendisine diğerlerinin kaderini belirleme hakkını verdiğine inandığı zaman ulus-devletin hâlâ tehdit altında olduğunu gösteriyor. Nitekim bugün Husiler Suudi Arabistan'a insansız hava araçları gönderiyor, Bab’ul Mendeb Boğazı'nı kapatmakla tehdit ediyor ve kötü çeteler insansız hava araçlarını gönderiyor. Çok büyük tehlikelerle dolu bir bölgede yaşıyoruz. Bazıları için mezhepçi kibir devam ediyor!
Sonuç olarak: 36 yıl sonra bile, Kuveyt'in o uçak penceresinden gördüğüm görüntüsünü hâlâ hatırlıyorum; yanan petrol kuyularının dumanıyla örtülü bir gündüz. Bazıları hâlâ ülkeyi tekrar karanlığa gömmek istiyor!