On yıllardır Ortadoğu, fırtınalar, mayınlar, hayaller ve yanılsamalar arasında seyreden devasa bir gemi gibi görünüyor. Arapları, Farsları, Türkleri ve Kürtleri; Sünnileri, Şiileri, Yahudileri ve Hristiyanları taşıyan bir gemi. Yolcuların çeşitli anıları var; özlem duydukları zafer günleri ve silmeyi hayal ettikleri yenilgi günleri. Unutulmuşluğun altında uyuyan yaralar ve yeniden iltihaplanan yaralar. Bu yolculuğun maceraların ve maceraperestlerin ortaya çıkışına; gemiyi yönlendirme, dümeni ele geçirme girişimlerine tanık olması doğaldı. Ortadoğu gemisi olağanüstü öneme sahip, çünkü içinde güvenli akışı küresel ekonomi için hayati önem taşıyan zengin bir petrol ve doğalgaz rezervi barındırıyor. Bu da onu hem önemli hem de arzu edilen kılıyor.
On yıllardır hâkim olan izlenim, Ortadoğu'nun küresel ekonomi için öneminin, büyük güçleri kendi çıkarlarını korumak için orada istikrarı sürdürmeye mecbur kıldığı yönündeydi. Bu güçler, Saddam Hüseyin güçlerinin Kuveyt'i işgal etmesi gibi, bu çıkarlara yönelik bir tehdit algıladıklarında müdahale etmekten çekinmediler. Ancak, istikrar şemsiyesi, bölgenin içinden doğmadığı sürece tehdit altında kalmaya devam eder.
20. yüzyılın ortalarından bu yana, gemi iki büyük çalkantı yaşadı. Birincisi, İsrail Devleti'nin kurulması ve bu çalkantının ardından gelen bir dizi Arap-İsrail savaşıydı. İkincisi ise çalkantıları bölgenin yaşamının bir parçası haline getiren Humeyni devriminin zaferiydi. İsrail ve İran, maliyetli bir hayali takip etmekten çekinmediler: Ortadoğu'yu yeniden şekillendirerek liderlik pozisyonunu veya birinci devlet konumunu ele geçirmeye çalışmak.
İsrail, başkalarının topraklarını işgal eden ve yanında bir Filistin devletinin kurulmasını bile kabul etmeyen bir devlet. Henüz nihai sınırlarını belirlememiş bir devlet. İran, bölgedeki nüfuzu için sınır tanımayan ve sızma mümkün olmadığında bile sızma ve kuşatma operasyonlarıyla bölgeyi yeniden şekillendirmeye çalışan bir devlet. “Sinvar Tufanından” sonra Binyamin Netanyahu hükümeti birçok cephede savaş açtı. Direniş eksenindeki Suriye bağlantısının kopmasından sonra da Netanyahu, Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmekten defalarca bahsetti. Tufanın kendisi, İran'ın bölgeyi yeniden şekillendirme projesinin boyutunu açığa çıkardı.
ABD ile askeri çatışma bağlamında İran iki ciddi hata yaptı. Daha önceki rehine alma deneyimini Hürmüz Boğazı'na uyguladı. Bir devletin bütün küresel ekonominin kaderini rehin almaya karar vermesi küçük bir mesele değildir. Ne uzak ne de yakın ülkeler bunu kabul edebilir. İran'a bu hakkı tanımak, nükleer silahlara eşdeğer bir silaha sahip olduğunu kabul etmek anlamına gelir. İkinci hata ise, bu ülkelerde Amerikan üslerinin varlığı veya sadece savunma alanındaki ortaklıklar bahanesiyle Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini hedef almakta ısrar etmesidir. İran, Suudi Arabistan ile imzalanan Pekin Anlaşması'nın yükümlülüklerini hiçe sayarak Yemen ve Irak'taki müttefik milislerini Krallığı hedef almak üzere seferber etti.
Hürmüz Boğazı aracılığıyla küresel ekonomiyi boğması ve Körfez ülkelerini füze ve insansız hava araçlarıyla bombalaması arasında, Ortadoğu bitmek bilmeyen savaşlara ve ekonomik ve varoluşsal felaketlere doğru sürüklenmenin eşiğinde görünüyordu. Buna, bölgede uluslararası istikrar garantilerinin artık yeterli veya uygulanabilir olmadığı yönünde artan bir his eşlik etti. ABD'nin bu bağlamdaki hesapları, karmaşık karar alma sürecine ilave olarak, kendi çıkarları olan dış bir tarafın hesapları olmaya devam ediyor.
Geminin mayın tarlasına doğru sürüklenmeye devam etmesini önlemek için geleceğiyle ilgili endişe duyan kilit bölgesel devletlerin rolünü dikkate almak kaçınılmazdı. Savaşın genişlemesi ve kaosun yayılması uygulamalarına, istikrar seçeneğini genişletecek, maceracıların ve bu tür faaliyetlerde bulunanların fırsatlarını azaltacak şemsiye sunacak bir seçenekle karşılık vermek de gerekliydi. Mekke Ortak Savunma Anlaşması işte bu bağlamda anlaşılabilir. Bu çok açık bir mesajdır: Bölgedeki önde gelen ülkeler, bölge ülkelerinin kalkınma yüklerini ele almaya, ekonomilerini geliştirmeye ve halklarının yaşam standartlarını iyileştirmeye odaklanmaları gereken bir dönemde, Ortadoğu'nun vekalet savaşlarının ve hırsların esiri kalmasına izin vermeyeceklerdir.
Derin sembolik anlamı olan Mekke'nin anlaşmanın imza yeri olarak seçilmesi, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın üzerinde anlaşmaya varılanlara olan bağlılığının derinliğini yansıtan bir mesaj. Bu üç ülkenin stratejik konumları ve ABD, Çin, Rusya ve Avrupa ile olan ilişkilerinin yanı sıra, bu toplantının sağladığı siyasi, ekonomik ve askeri ağırlığı tekrarlamaya gerek yok.
İmzacılar, “ortak savunma” terimini kullanmaya özen gösterdiler; bu da anlaşmanın taraflarından birine yapılan herhangi bir saldırının, bütün taraflara yapılmış saldırı olarak kabul edildiği anlamına geliyor. Buradaki mesaj son derece açık. Türkiye Dışişleri Bakanı, anlaşmanın, bir üyeye yapılan herhangi bir saldırıyı tüm üye devletlere yapılmış saldırı olarak kabul eden NATO Şartı'nın 5. maddesine benzediğini açıkladı.
Mekke Anlaşması herhangi ülkeye karşı bir savaş ilanı değil. Savaşları daha zor ve maliyetli hale getirmeyi, böylece savaşa bahis oynayanları, bu tür maceralardan caydırmayı amaçlayan ciddi bir girişim. Anlaşma, Ortadoğu'nun artık istikrarsızlaştırma yoluyla onu yeniden şekillendirmeyi, karakterini değiştirmeyi ve iyi komşuluk ve karşılıklı çıkarlar değerlerine aykırı yeni normlar dayatmayı hayal edenlerin esiri olmayacağı umudunu yeniden canlandırdı. Üç ülkenin bölgesel ve uluslararası ağırlığı, anlaşmaya caydırıcı bir güç kazandırarak devletlerin veya örgütlerin yaraları derinleştiren, kaynakları tüketen, servetleri heba eden, istikrar ve kalkınma fırsatlarını boşa harcayan uygulamalara başvurmasını engelliyor. Hem bölge içindeki hem de dışındaki bütün aktörlerin artık bu üçlü toplantıyı dikkate alması gerektiğini söylemek abartı olmaz; zira bu toplantı, çalkantılı denizde bir istikrar limanını temsil ediyor.