Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

İnsan üzerine bir tartışma

Ekim 1971’de Hollanda’daki Eindhoven Üniversitesi, dönemin en çok tartışılan iki düşünürünü karşı karşıya getiren bir münazaraya ev sahipliği yaptı: Noam Chomsky ve Michel Foucault. Hollandalı filozof Fons Elders’ın moderatörlüğünü üstlendiği bu buluşma, daha o günlerde 20. yüzyılın en önemli fikri kırılma noktalarından biri olarak nitelendirildi.

Münazarada bilim felsefesinden insan doğasına, iktidar ve adalet kavramlarından ahlaka kadar pek çok temel mesele masaya yatırıldı. Hem Foucault hem de Chomsky değişimi savunan sol gelenekten gelse de felsefe ve ahlakın en temel konularında neredeyse taban tabana zıttı. Tam da bu nedenle müzakere, Foucault’a en aykırı fikirlerini ikna edici ve anlaşılır bir dille sunma imkânı tanıdı; bilhassa Fransa dışındaki felsefe ve sosyoloji çevrelerinde tanınmasının önünü açtı.

Münazarayı bu denli cazip kılan asıl unsur, Foucault’ın fikirleri etrafında dönen bu köklü tartışmalardı; tabii masanın diğer tarafında ansiklopedik birikimi ve fikri tartışmalardaki tavizsiz duruşuyla bilinen Chomsky’nin oturuyor olması da bunda büyük pay sahibiydi.

Takipçilerin ilgisini en çok çeken konular ise ahlak ve insani bilginin doğası oldu. Bilindiği üzere Foucault, insanın dünyayla kurduğu ilişki konusunda kötümser bir çizgiye sahiptir. Bu tutum, ilk kez 1966’da ortaya attığı ve geniş yankı uyandıran şu iddiaya dayanır: “Bugünün insanı, yakın tarihte yapılmış bir icattan ibarettir.”

Foucault’ın kastettiği elbette genel anlamıyla insanoğlu değildir. O, bugün dilimizden düşürmediğimiz ‘insan’ kavramını hedefe koyar: Hukukun, düşüncenin, ideolojinin, siyasetin, ekonominin ve bilimin merkezinde yer alan; evrenin efendisi ve her hareketin, çatışmanın ya da uzlaşının nihai gayesi olarak görülen insanı... Dünya, 19. yüzyıldan önce böyle bir kavram tanımıyordu. Ancak bu süreçte değişen şey, bireyin toplum karşısındaki konumu olmadı. Nitekim Foucault’a göre toplum; kültür, dil, rol dağılımı, anlam üretimi, üretim araçları ve iktidarın tecelli etme biçimleri aracılığıyla bireyi yönlendirmeye ve şekillendirmeye devam etmektedir. Bu denklemde asıl değişen, insanın kendini kavrayış biçimidir ki, bu da bilginin ve değerlerin yönünü kökten değiştirmiştir.

Foucault’ın yaklaşımından hareketle, insanın adeta toplum ve onun barındırdığı iktidar mekanizmaları tarafından biçimlendirilen bir ‘tekrar nüsha’ olduğu söylenebilir. Birey kendi ayakları üzerinde durduğunda dahi, kendi kaderini çizen ya da çevresini derinden etkileyen özerk bir özne olmaktan ziyade, toplumun etrafında örgütlendiği yapıların bir tecellisi haline gelir. Bu durum, hem 19. yüzyıl öncesinin insanı hem de çağdaş insan için geçerlidir. Ne var ki söz konusu tarihsel eşik, iki tamamen farklı insan anlayışı arasında kırılma noktası teşkil etmiştir.

Bu tutumun aksine Chomsky, Foucault’ın en başta insan doğasına dair tanımında yanıldığını savunmuştur. Foucault’ın, insanın bu dünyaya hiçbir şey bilmeyen ‘boş bir levha’ (tabula rasa) olarak geldiği ve ilk andan itibaren toplum tarafından şekillendirildiği iddiasına karşı çıkar. Chomsky’ye göre insan, henüz doğduğu an zihinsel bir altyapıyla donatılmıştır; bu yapı ona dünyayı aşamalı olarak kavrama, onunla etkileşime girme ve başta dil olmak üzere diğer insanlarla iletişim kurma araçlarını edinme imkânı tanır. Keza bu zihinsel donanım, eylemlerden doğan anlamları kavrayabilmesini sağlayan bir sezgi de sunar. İnsan daha bu erken safhada özgürlüğü hissedebilir, hatta fırsat bulduğu her an onu pratiğe dökebilir. İşte içinde yaşadığımız dünyayı anlamamızı, alternatiflerini keşfetmemizi ve değiştirebileceğimiz şeyleri dönüştürmemizi sağlayan tam da bu zihinsel yapıdır. İnsanın gerçekliği ve onun alternatiflerini kavrama yetisi ile değişime olan yatkınlığı olmasaydı, dünya ilk insan atalarımızın tanıdığı haliyle kalmaya devam ederdi.

Dolayısıyla dünyayı miras aldığımız halinden daha iyi bir noktaya taşımaktan bahsetmek, Foucault’ın gördüğü gibi ideolojik bir hayal ürünü değildir; aksine insanı kendi yaratıcı özünü keşfetmeye ve üretken potansiyelini özgürleştirmeye bir çağrıdır. İnsan ancak o zaman dünyasını, o anki gayelerine hizmet edecek şekilde yeniden inşa edebilir. Bu durum, Foucault’ın yaklaşımından anlaşılanın aksine, ata mirası bir anlayışın teyidinden ibaret olmayıp yeni bir var oluştur. Bu bakımdan insanın, ait olduğu toplumun hakikatinden ibaret sıkıştırılmış bir özet olmadığı; aksine o toplumun dünyası ile henüz gayb aleminde olan yeni bir dünya arasında bir köprü vazifesi gördüğü ileri sürülebilir. Söz konusu bu yeni dünyayı inşa edenler bireylerin kendisidir. Zira onlar özü itibarıyla bilme yetisine sahip, dönüşebilen ve daima görünenin ötesine gözünü diken öznelerdir.