Zihniyetler ve fikirler hakkındaki sorgulamalar ne zaman başlar? Gerçeklikteki değişikliklerden önce mi, sonra mı, yoksa onlarla eş zamanlı mı? Bunu belirli Batı örneklerine uygularsak, birkaç yıl üzerinde çalıştıktan sonra “Batı'nın Çöküşü” (1913) adlı kitabını yayınlayan Spengler'in, Avrupa'da hüküm süren uzun barış dönemine ve Almanya’nın birleşme savaşlarının ardından gelen ilerlemeye dikkat çeken meslektaşları tarafından eleştirildiğini görürüz. Ancak Spengler'in korkuları ve endişeleri, daha ziyade medeniyetle ilgili olsa da Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle çok geçmeden gerçekleşti. Bu bağlamda zikredilebilecek ikinci örnek, 1968'de Alman ve Fransız üniversite öğrencilerinin öncülüğünde gerçekleşen Avrupa'daki öğrenci ayaklanmasıdır. Kapitalizm, özellikle Almanya'da zirve noktasındaydı, ancak bu, Marksist gençliğin kendisini endişeli ve dengesiz hissetmesini engellemedi. Avrupa'daki hoşnutsuzluk dalgası daha sonra Amerika Birleşik Devletleri'ndeki üniversitelere yayıldı. Bu öğrencilerin kendi ülkelerinde çok gerçek ve görünür sorunlar vardı: Siyahilerin ayaklanmalarından sonra sivil haklar yasalarının uygulanması ve Kuzeyli komünistlerin Saigon'u ele geçirmesini önlemek için Vietnam'da girişilen acımasız Amerikan savaşı.
Bu hafta, Avrupa ve ABD'deki karamsarlıktan sonra, çöküş değil, gerilemeyi tartışmak istiyorum ve bu gerileme eleştirisi tam ters yönden geliyor, yani Asyalılar ve Afrikalılardan. İronik bir şekilde, Batı'ya karşı isyan eden bu kişilerin çoğu, Amerikan ve İngiliz üniversitelerinde çalışan, Hint, Latin Amerika ve Arap kökenli profesörlerdir ve isyan ettikleri Batı cennetinde başarılı kabul ediliyorlar! Elbette, akla ilk gelen Edward Said ve “Oryantalizm” (1977) kitabıdır; bu kitapta Said, Batı'nın emelleri, İslam ve Araplar hakkındaki sömürgeci önyargılarıyla uyumlu olarak, bu alandaki dogmatizmi, önyargıları ve sürekli olarak yaratılan yanlış imajı eleştirmiştir. Said'in kitabı, ABD ve Avrupa'daki bütün çevreler ve üniversitelerden büyük beğeni topladı. Eleştiriler iki taraftan geldi; bir tarafta Bernard Lewis gibi Oryantalizm savunucuları, diğer tarafta ise felsefe, antropoloji, tarih ve sosyoloji gibi diğer disiplinlerin önde gelen isimleri vardı. Bernard Lewis, yayınladıkları çok sayıda metin ve araştırmayı, geliştirdikleri anlama projelerini örnek göstererek, çoğu Oryantalistin Araplara ve İslam'a karşı önyargılı olduğunu reddetti. Diğer taraftakiler ise Oryantalizmin Batı beşerî bilimlerinin temel bir yönü değil, yan ve ikincil ilgi alanı olduğunu savundu. Edward Said, Bernard Lewis'in karşıt kampanyasını umursamadı; ancak ikinci kampanyanın baskısı altında, tüm beşerî bilimlerin bir şekilde sömürgeci bir karaktere sahip olduğunu savunduğu “Kültür ve Emperyalizm” adlı kitabını hızla yayınladı.
Son yıllarda yaygınlaşan Batı uygarlığına yönelik bir diğer radikal eleştiriye, ünlü antropolog Talal Esed 1974 yılında yayımlanan “Antropoloji ve Sömürge Karşılaşması” adlı kitabında öncülük etmiştir. Esed, oryantalistlerin Aydınlanma'nın gelenek ve değerlerine ihanet ettiğine inanıyordu. Bu ilkelere sadık kalsalardı, sömürgeciliğe hizmet etmek için sahte imgeler uydurma dogmatizmine düşmezlerdi. 1970'lerden 20. yüzyılın sonuna kadar radikal kampanyayı takip eden Guha, Spivak ve Talal Esed gibi antropologlar ve tarihçiler ise sorunun Batı düşüncesinde yaygın olan ancak uygulamaları sömürgecilik dönemi boyunca ve sonrasında Batı ile sınırlı kalan Aydınlanma'nın gelenek, değer ve felsefelerinde yattığını düşünüyorlardı. Ancak son on yıllarda, bu gelenekler, sahte görünüm sona erdiğinde, tüm dünya için ikiyüzlü ve yıkıcı hale geldi. Bu, “madun” olarak bilinen entelektüel, kültürel ve politik akımın mantığıdır. Peki, madun konuşabilir mi? Elbette hayır; çünkü “bilimsel” diye adlandırılan dil, sadece terminolojisiyle değil, kelime dağarcığıyla da kontrol edilen bir dildir. Bunun kanıtı, Fransız ve Amerikalı yazarları ve düşünürleri meşgul eden ve Aristotelesçi anlamda hayal gücünü ve modern dilsel yorumları da kontrol etmeye çalışan “metafor” dünyasında yatmaktadır. Bu düşünürler Batılı hayal gücünü hedef aldıklarında, örneğin felsefe ve tarihe değil, aynı zamanda kurgu sanatına, resme ve diğer tüm sanatlara, iletişim araçlarına ve yapay zekanın “köleleştirilmesi” dedikleri şeye de atıfta bulunuyorlar!
Bu entelektüel akımlar, Batı'nın bazı Batılı düşünürlerin umut ve beklentilerini boşa çıkardığı gibi, Batı tarafından hayal kırıklığına mı uğratıldılar, yoksa olumsuz görüşleri olaylardan mı etkileniyor? Madun akımı, temelde, bilimlerde bile sömürgeciliğin devam ettiği konusunda takıntılı bir vizyon ve felsefedir. Ancak Gazze'deki son olaylarda hem Arap hem de Arap olmayan onlarca kişi Filistin'in yanında yer aldı. Sorun şu ki, uluslararası insancıl hukuk, BM Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin şartlarını kullanarak İsrail işgalini kınayan bizler, bu ilkeleri reddeden ve Batı'nın kendisinin icat ettiği bu ilkelere artık bağlı kalmadığını, aksi takdirde katliamın gerçekleşmeyeceğini savunan madun akımının düşünürleriyle karşı karşıya kalıyoruz!