Bir süre önce, Lawrence Harrison ve Samuel Huntington’ın editörlüğünü yaptığı “Kültür Önemlidir: Değerler İnsan Gelişimini Nasıl Şekillendirir” adlı kitabı okudum. Editörler, kalkınma tartışmalarında sorulan kritik bir soruyu yanıtlamaya çalışıyorlardı: Popüler kültür, ekonomik ve sosyal modernleşme projelerinin başarısında veya başarısızlığında etkili bir rol oynar mı?
Klasik kalkınma teorisi, geleneksel kültürlerin ekonomik kalkınma treniyle gelen modernleşme dalgasına dayanamayacağını savunarak tam tersi görüşü benimsiyordu.
Ancak, birçok sanayileşmemiş toplumdaki kalkınma deneyimleri, ekonomik faaliyetin kaçınılmaz olarak kültürel ve sosyal dönüşümlere neden olduğu genel kabulüne rağmen, bu görüşün tamamen doğru olmadığını gösterdi.
Başka bir deyişle, ulusal ekonomi dönüşmeye başlarsa, miras kalmış hiçbir kültür değişimden kaçamaz. Ancak bu, şu önemli soruyu yanıtlamıyor: Sürdürülebilir kalkınma, geleneksel popüler kültür tarafından zorlanırsa başarılı olur mu? Bu soru, özellikle birçok kalkınma deneyiminin kısmen veya tamamen başarısız olmasının ardından, son yıllarda giderek daha ısrarla sorulur oldu.
Kitaba katkıda bulunanlar arasında Arjantinli gazeteci ve araştırmacı Mariano Grondona da yer alıyor. Bilhassa dikkatimi çeken husus, iki tür toplumda “zenginlik” kavramına ilişkin analizi oldu; değişime direnen bir kültüre sahip toplumlar ve değişimi kucaklayan bir kültüre sahip toplumlar.
Grondona, ilk tür toplumun mevcut maddi varlıkları gerçek zenginliğin somutlaşmış hali olarak gördüğünü savunuyor. İkinci tür ise henüz var olmayan şeyleri gerçek zenginlik olarak görür. Bu görüşe göre, geleneksel toplumlar toprağı, ürünlerini ve onunla ilişkili her şeyi zenginliğin özü olarak kabul eder. Bu anlayış tarım ekonomilerinde çok yaygındır.
Modern bir ekonomiye dönüşseler bile, toprak ve ticareti zenginliğin en büyük sembolü olarak kalır. Geleneksel toplum gerçekten de “gayrimenkul hastalanabilir ama asla ölmez” sözüne inanır. Birçoğumuz muhtemelen bu ifadeyi veya benzerini duymuşuzdur. Bu, geleneksel kültürün gayrimenkul ve zenginlik arasındaki bağlantısını ifade eder.
Öte yandan, gelişmiş toplumlar gerçek zenginliği, özellikle bilgiyi somut zenginliğe dönüştüren umut vadeden yeniliklerde görürler. Buna ister araştırma ve yenilikçi çalışma olsun, isterse bugün kullandığımız tüm cihazlar gibi cansız bir maddeyi faydalı ürünlere dönüştüren teknolojiler olsun, bilgi ekonomisi diyoruz.
Genel olarak, değişime dirençli toplumlar atalarının deneyimlediklerini bir değer deposu olarak görürken, değişimi kucaklayan toplumlar her zaman daha önce denenmemiş şeyleri ortaya çıkarmayı düşünürler.
Şimdi bu vizyonun çağdaş dünyamızdaki gerçek uygulamalarına bakalım. Üç yıl yani 1976, 2000 ve 2024’te dünyanın en zengin 20 kişisinin kim olduğu üzerine araştırma yaptım. Bu yıllar boyunca, servetlerini gayrimenkulden elde eden sadece iki kişi vardı. Geri kalanlar bütün dönemlerde, servetlerini endüstriye, bilgi teknolojisine, teknik ve mühendislik hizmetlerine borçluydu. 2000 yılında toplam servetleri 406,5 milyar dolara ulaşmışken, 2024 yılında üç kattan fazla artarak 2,37 trilyon dolara yükselmişti.
Bir okuyucu bu servet içinde Arapların payını sorabilir. Cevap; bu dönemlerin hiçbirinde en zengin 20 kişi listesinde hiçbir Arap’ın yer almadığıdır. Bunun nedeni, zengin Arapların “gayrimenkul hastalanabilir ama asla ölmez” sözüne inanmaları ve bu nedenle yatırımlarını arazi ve türevlerine yoğunlaştırmalarıdır.
Bu arada, diğerleri bilinmeyeni keşfetmek ve sırlarını ortaya çıkarmak, bilimin gücü, kendini ve evreni araştırmak ve doğayı kullanmak yoluyla elde edilen gerçek zenginliğin peşinden koşmuştur.
Bu noktayı, genç arkadaşlarımı modern zenginliğin kaynaklarını, özellikle de zenginliğe dönüştürülebilecek bilgiyi gerçekten düşünmeye ikna etme umuduyla dile getiriyorum.
Modern insanlık tarihi, eski nesillerin gayrimenkulün gerçek zenginlik sembolü olduğunu ısrarla savunmasına rağmen, yeni bilginin ve bilimsel temelli yeniliklerin, zenginlik ve başarının en büyük yaratıcıları olduğunu gösteriyor. Gayrimenkulün gerçek zenginlik olduğu sadece bir yanılsama ve yeni nesillerin denize atması veya rüzgârın savurması gereken ne kadar çok yanılsamamız var!