İmil Emin
Mısırlı yazar
TT

Gelecek 100 Yıl... Geleceğe yeni bir bakış

2009 yılında, Macar asıllı Amerikalı fütürist, gölge istihbaratçı ve jeopolitik araştırma merkezi Stratfor’un kurucusu George Friedman, ‘Gelecek 100 Yıl’ adlı ünlü ve önemli eserini yayımladı.

Kitabın temel amacı, 21. yüzyıl boyunca yaşanacak jeopolitik, askeri ve teknolojik gelişme ile dönüşümleri öngörmek ve kestirmekti.

Bu çalışma sıradan bir gelecek kehaneti değil; küresel sahneye dair çok yönlü ve çoğu zaman endişe verici perspektif sunan, derinlemesine ve titizlikle işlenmiş bir jeopolitik analizdir.

Gelecek, hayal gücümüzü meşgul eden, korkularımızı besleyen ve yenilikçi fikirlerimizi tetikleyen bir olgudur. Geleceğin bize ne getireceğini öğrenmeye can atıyoruz; ancak önümüzdeki yüzyılın haritasını Friedman’ın cesur ve zaman zaman tartışmalı olan vizyonuyla çizmeye cesaret edenlerin sayısı oldukça az.

Bu ünlü eserin yayımlanmasının üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçmişken, bugün şu soruyu sormak belki de en doğal hakkımızdır: Friedman’ın öngörüleri gerçekleşmeye başladı mı?

Yazarın gözünden geleceği yeniden ziyaret etme süreci; meselenin tümüyle küresel stratejik kapasitelerin erken bir değerlendirmesi olduğu düşünüldüğünde, tahminlerin isabetliliğini ya da başarısızlıklarını sınamak açısından son derece büyük bir önem taşımaktadır.

Geçtiğimiz yılın eylül ayında Friedman, adeta kitabını yeniden ziyaret ediyor gibiydi; zira en önemli öngörülerinden bazılarının gerçekleşmeye başladığını açıkça -ve belki de gururla- dile getirdi. Bunların başında, Rusya’nın Sovyetler Birliği dönemindeki eski coğrafi etki alanında nüfuzunu yeniden tesis etme yönündeki sürekli çabalarına bağlı olarak ABD’de yaşanan içsel ve periyodik kriz gelmektedir. Bunun yanı sıra, özellikle Rusya’nın doğusunda, Avrupa haritasında önemli ve etkin bir aktör haline gelen Polonya’nın siyasi ve askeri uyanışı da yer almaktadır.

Friedman, tıpkı tarihteki önceki safhalarda olduğu gibi, Japonya’daki sağ dalganın yükselişini ve Çin ile olası güç mücadelelerine hazırlığını uzaktan sezmişti. Yazarımız; kaynaklara -özellikle de enerji ve suya- erişimin, çatışma ve iş birliğinin temel dinamosu olacağını değerlendirmişti. O dönemde ‘kıt unsurlar’ olarak adlandırdığı unsurlar üzerindeki kaynak yönetimi ile jeopolitik gerilimlerin önemine vurgu yapmış, bunun da bölgesel nüfuz çatışmalarının artmasına katkıda bulunacağını belirtmişti.

Friedman kitabını kaleme aldığında, örneğin ‘nadir toprak elementleri’ krizi, günümüzde olduğu gibi pratik gerçeklikte bu denli güçlü bir şekilde yer almıyordu. Oysa bugün bu kaynaklara sahip olanlar, yapay zekâ dünyasının zirvesine oturmakta, dolayısıyla bu yüzyılın geri kalanında egemenlik ve liderliği elinde tutmaktadır.

Diğer taraftan yazar, teknolojinin üçüncü binyılın seyir ve yörüngelerinde oynayacağı role uzaktan bakarken adeta kurgusal bir öngörü yetisi sergilemiştir. Teknolojinin savaşı ya da barışı nasıl inşa edebileceğini, bahara ya da kışa erişimi nasıl hızlandırabileceğini adeta önceden görmüştür.

Kitabının özel bir bölümünde yapay zekâ, otomasyon ve biyoteknolojinin küresel güç dinamikleri ile çatışma potansiyelleri üzerindeki etkilerini okuma esaslarını ortaya koydu.

Friedman’ın bu ilgi çekici eserinde dikkat çektiği önemli noktalardan biri de Ortadoğu’yla tarihsel olarak yüzyıllardır bağı bulunan Türkiye hakkındaki söylemleridir.

Ona göre Türkiye’nin önemini anlamanın yolu jeopolitik düşüncenin okunmasından geçmektedir; zira Türkiye bugün, özellikle küresel ticaret ve ekonomi için hayati önem taşıyan bir dizi su yoluna hakimiyeti sayesinde önemli ve seçkin bir aktör haline gelmiştir.

Bu yaklaşımdan hareketle Türkiye’yi Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Karadeniz’e ve Ortadoğu’ya uzanan bir düğüm noktasının merkezinde yer alan jeopolitik bir güç olarak değerlendirmiştir.

Kitabın satırları, Türkiye’nin coğrafi çevresindeki istikrarsızlığın, varlığını güçlendirmesi ve bölge ülkeleriyle iş birliği ağları örmesi için kendisine tarihi bir fırsat sunduğunu söyler. Nitekim bunun yansımasının, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki iş birliğini simgeleyen Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile fiilen hayata geçtiği söylenebilir.

Peki, Arap dünyamız için son derece önemli, olumlu ve yapıcı bir dayanak teşkil eden özel bir detay var mıdır?

Friedman, demografik dönüşümleri ‘değişimin sessiz mühendisleri’ olarak adlandırır; zira nüfus yapısı onun için sadece istatistiklerden ibaret değildir. Aksine medeniyetlerin üzerinde yükseldiği ya da çöktüğü temel sütundur. Bir ulusun yaş dağılımının, doğum oranlarının ve göç kalıplarının, her türlü siyasi olaydan çok daha öngörülebilir olduğunu savunur.

Friedman, küresel bir meydan okuma niteliğindeki demografik bir gerileme sürecinin yaşandığını kesin bir dille belirtir; ancak ne mutlu ki Arap dünyası bu noktada ayrıcalıklı bir konumda görünmektedir... Nasıl mı?

Arap dünyasındaki genç nüfusun yaşlı nüfusa oranı yüzde 31 seviyesindeyken, aynı oran Avrupa’da yüzde 15, Rusya’da yüzde 16, Japonya’da yüzde 12 ve ABD’de yüzde 21’dir.

Buradan hareketle, Arap coğrafyamızın asıl servetinin insan olduğu; önümüzdeki yüz yıla giden yolda temel meseleyi de çözümü de insanın oluşturduğu görülmektedir. Ancak soru geçerliliğini koruyor: En büyük servetimiz ve kaynağımız olan insandan nasıl faydalanacağız?