İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Lübnan'da bu günlerde biraz dürüstlük faydalı

Güney Lübnan'daki Ali et-Tahir Tepeleri meselesi artık bir “oyalama” olmaktan çıktı ve meselenin özünü değiştirmeyen farklı bir aşamaya geçti.

Psikolojik savaş uzmanları tarafından organize edilen ve yayılan İsrail propagandası, birçok kişiye -birçok Lübnanlı da dahil olmak üzere- İkinci Dünya Savaşı'ndaki Normandiya Çıkarması veya Vietnam Savaşı'nın sonunda Saigon'un düşüşüne benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuz izlenimini verdi.

Ancak güney sakinleri dışındaki Lübnanlıların büyük çoğunluğunun bilmediğini tahmin ettiğim bu tepeler, Lübnan genelindeki diğer benzerleri gibi ve ister modern savaş hesaplarında, ister İsrail'in stratejik hedeflerinde olsun, askeri olarak eninde sonunda düşecekti.

İlginç tüneller ve tepelerin olağanüstü stratejik konumu hikayelerini bir an için unutalım ve son aylarda güney Lübnan'daki çatışmaların geleneksel anlamda bir karşılıklı savaş olmadığını söyleyelim.

Bunlar, aslında, engellemek, yıpratmak, maliyetleri artırmak ve planları bozmak için yapılan girişimlerdi. Bütün bunlar, bir yandan İsrail seçimleri ve Amerika Birleşik Devletleri ara seçimlerine geri sayım, diğer yandan İsrail-ABD'nin İran'a karşı savaşı sırasında gerçekleşti.

Hizbullah tarafından başlatılan destek savaşı, birçok kişinin gözünde, İsrail'in işgal ve yerinden etme icraatları için mantıklı bir gerekçeden daha fazlasıydı. Ancak gözlemciler -ve inanıyorum ki aralarında Hizbullah veya İran'a sempati duymayan Lübnan nüfusunun bir kesimi de var- Hizbullah liderliğinin, kendi isteği dışında bir savaşa sürüklendiği gerçeğinin farkındaydılar. Belki de en başından bunun, Ortadoğu'daki en güçlü ve dünyanın en güçlü gücü tarafından desteklenen bir bölgesel güce karşı eşitsiz bir savaş olduğunu biliyordu.

Ancak Hizbullah’ın sorunu, bir yandan “siyaset” konusunda “silahlı direniş” kadar yetenekli olmaması, diğer yandan da Suriye “koridorunu” ve mali kaynaklarının büyük bir kısmını ve hatta Lübnan, Suriye ve birçok Arap ülkesindeki Sünni kesimin sempatisinin önemli bir bölümünü kaybetmiş olduğu için, savaşa sürüklenmekten kaçınmış olsa bile, kaybedecek olmasıdır.

Buna karşılık, İsrail bugün en acımasız askeri ve dini açıdan radikal bir liderlik tarafından yönetiliyor ve siyasi yüzü de Binyamin Netanyahu. Netanyahu'nun, generallerinin ve yönetimini destekleyen fanatik yerleşimcilerin arkasındaysa, şimdi “nihai çözüm” olarak gördükleri meselede, yani Filistin halkının, kimliğinin, davasının, kültürünün ve varlığının ortadan kaldırılmasında tüm geri dönüş yollarını kapatmış Amerikalı ve Amerikalı olmayan lobiler var.

Hizbullah'ın İsrail'in Ali Tahir Tepeleri'ndeki kazanımlarını kasıtlı olarak abartmasına karşı sessiz kalması, bence, “bir muharebeyi kaybettiğini ama savaşı kaybetmediğini” söylemek zorunda kalmadan, destekçilerinin moralini koruma arzusundan kaynaklanıyor.

Bununla birlikte, Hizbullah’ın, yıllarca süren dışlama ve ihanet suçlamalarından sonra, davranışlarına ve sloganlarına itiraz eden - ve itiraz etmeye de hakları olan- Şii gruplarla ciddi bir krizle karşı karşıya olduğuna da şüphe yok. Şimdi dikkat çekici olan, bu grupların bazılarının medya ve siyasi misillemelerinde tüm kısıtlamaları ve engelleri aşmış olmalarıdır.

Hatta bazı Şii liberaller ve solcular bile artık alay etmekten ve hatta bazen kışkırtmalara katılmaktan çekinmiyorlar. Hem de Lübnan arenasının karmaşıklığını ve İsrail'in Lübnan ve bölgedeki mutlak hegemonyasının potansiyel sonuçlarını her zamankinden daha iyi anlamalarına rağmen.

Bunlar hâlâ “seçimin” artık mezhepçi söylemlerle beslenen İran teokratik aşırıcılığı ile makul bir arada yaşama formülü sunan Batılı, demokratik ve ılımlı bir alternatif arasında olmadığını kavramayı reddediyorlar. Dahası, mevcut savaş Tahran rejimini devirse bile, İsrail ve Batı (Avrupa ve ABD) ırkçılığında yakın zamanda gerilemeye dair bir belirti yok.

Şimdi, Lübnan'daki Şii topluluğunun bir kısmı için durum böyleyse, diğerlerinin nasıl hissettiğini, alay ettiğini ve kışkırttığını hayal edebilir miyiz?

Washington'un gelecekteki tehlikeleri konusunda tamamen kayıtsız göründüğü Likud'un ısrarlı, hatta tırmanan söylemlerinden bağımsız, kin ve sevinçten uzak, rasyonel bir resmi Lübnan yaklaşımı konusunda iyimser olabilir miyiz?

Lübnan halkı, “İsrail'in Güney toprakları üzerinde, yerleşim yerlerini ‘korumak’ için Hizbullah'ı silahsızlandırma arzusunun ötesinde hiçbir amacı olmadığı” yönündeki “resmi” makamlarından gelen güvenceleri “sindirebilecek” mi?

Peki, yüz binlerce insanın yerinden edilmesinin ve Lübnan'ın güney ve güneydoğusundaki onlarca şehir ve köyün yıkımının, Netanyahu yerleşimcilerinin güvenliği konusunda emin olduktan sonra mucizevi bir şekilde tersine dönecek geçici bir önlem olduğuna inanacak mı?

Ne Arap bölgesinde ne de ötesinde rahat bir zamanda yaşamadığımızı biliyorum. Uluslar oyununun bugün kurallar veya kısıtlamalar ve hatta “hakem” olmadan oynandığının da tamamen farkındayım. Ancak, uluslararası toplumun vizyoner liderlerinin, çok geç olmadan, son iki yılda yıkılanları onarmanın maliyetinin çok yüksek olabileceğini fark etmeleri gerektiğine inanıyorum.

Ayrıca, aralarında cesur olanların, krizi hafifletmeye katkıda bulunma kudretine sahip olanların, güç kurumlarının yapısının -köklü Batı demokrasilerinde bile- ırkçı ve popülist güçlerin elinde ölümcül çöküş tehdidi altında olduğunu ve bu güçlerin yakında birçok önemli ülkede iktidarı ele geçirmeye aday olduğunu kabul etmelerini umuyorum.