Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Muhafazakâr zihniniz ile asi zihniniz

Geçen haftaki yazımda Michel Foucault'nun görüşlerine atıfta bulunmam, tartışmayı bu filozofa yönelik eleştirilere, özellikle de teorilerinin nihayetinde nihilist bir görüşe veya en iyi ihtimalle abartılı bir rölativizme (görecelik) götürdüğü iddiasına doğru yönlendirdi.

Her iki görüş de etikçiler tarafından eleştirilebilir. Nihilizm, en basit haliyle bütün kesinlikleri reddeder. Kesin bir bilgi, nesnesine karşılık gelen bir anlam, kendi kendine var olan bir gerçek ve mutlak bir standart olarak güvenilebilecek değer yoktur. Bu nedenle, ahlaki bir hedef veya erdem olarak kabul ettiğimiz şeyler, yalnızca bizim ürettiğimiz düşüncelerdir. Eğer onlardan vazgeçersek, var olmaktan çıkarlar ve değerlerini kaybederler; tıpkı insanlar onları satın aldıkları sürece değeri olan, ancak onlardan vazgeçtiklerinde belirsizliğe karışan moda trendleri ve araba modelleri gibi.

Bu nedenle, doğru veya yanlış eylem diye bir şey yoktur, çünkü ikisi arasında ayrım yaparken benimseyeceğimiz mutlak bir standart yoktur.

Nihilizmin özü, hiçbir şeyin önemsenmeye ve hiçbir şeyin kızılmaya değer olmadığıdır.

Rölativizme gelince, sabiteleri veya yüksek değerleri reddetmez; aksine, onları yerel sabiteler olarak ele alır. Yani, adalet, özgürlük, kardeşlik, iyilikseverlik veya düzen diye adlandırılan evrensel bir değer yoktur. Bunun yerine her grup, ülke, dönem ve dinin kendi adalet anlayışı vardır ve bu anlayış diğer grupların ve dönemlerin anlayışına benzeyebilir veya ondan farklı olabilir. Aynı şey eylemlerin, doğru ve yanlışın anlamları vb. için de geçerlidir.

Bu, çeşitli kültürlerde yaygın olarak kabul edilen şeyle çelişmektedir; bütün kültürleri aşan ve zamansız olan, insan varlığını tanımlamak ve onu diğer canlılardan ayırt etmek için gerekli bir işaret olan belirli bir soyut değerler kümesinin varlığı. Adalet, iyilikseverlik, cömertlik, dayanışma, özgürlük ve düzen gibi değerler belirli bir zamana, dine, gruba veya medeniyete bağlı değildir, aksine, her zaman doğrudurlar, her zaman gereklidirler ve bunlar olmadan insan hayatı en derin anlamını kaybeder.

Michel Foucault felsefesi üzerine çalışan akademisyenler, onun değerlerin evrenselliğini inkâr etmediğini, onun ne bir rölativist ne de bir nihilist olarak nitelendirilmemesi gerektiğini söylerler. Aksine Foucault, bilginin tarihinin ve gerçekliği şekillendirmeye katkıda bulunan tarihsel deneyimlerin izlerinin, etkilerini o zaman fark edemesek bile, son derece önemli olduğuna dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Ayrıca, araştırmacıları, artık eski devletin tarzında yalın bir şiddet uygulamayan modern iktidarın doğasındaki temel değişimi araştırmaya yönlendirmeyi de hedeflemiştir. Ona göre modern iktidar yalın şiddet yerine şunu yapmıştır; toplumun örgütlenmesini, rollerin dağılımını ve iş bölümünü, çoğunluğu tatmin edecek şekilde düzenlemiştir, ancak aynı zamanda özerkliklerini azaltmış ve toplumu, her parçanın mekanik veya yarı mekanik olarak çalıştığı, kimsenin durup da “gerçekten yaşamak istediğim hayat bu mu?” diye sormadığı devasa bir üretim makinesine dönüştürmüştür.

Foucault'nun bilgi tarihine, kavramların dönüşümüne ve bir semantik alandan diğerine aktarılmasına, yaşam koşullarının toplumların kendilerini ve eylemleriyle ilişkilendirilen manaları anlamalarına etkisine dair görüşlerinde haklı olduğuna inanıyorum. Ancak belki de André Lalande'nin (1876-1963) “yaratıcı zihin” veya eski felsefenin “teorik zihin” olarak adlandırdığı kavramın rolünü küçümsemekte abartıya kaçmış olabilir.

Çağdaş Fransız filozof Lalande'ye göre, “yaratıcı zihin”, hafızanın içeriğinin -yani insan zihninde yerleşmiş ve düşüncenin temeli haline gelmiş olanın- gözlemcisi ve eleştirmeni olarak hareket eder.

Her insan zihninde, yenilikçi çözümler üreten ve bireyleri eski inançların ve toplumsal normların zincirlerinden kurtaran bir “yaratıcı” yön vardır. Bu asi zihin olmadan, yeni bir fikir var olamaz ve mevcut normlara aykırı hiçbir yenilik ortaya çıkamazdı. İnsanlık tarihi, insanlığın değişmeyi ve yenilik yapmayı asla bırakmadığını göstermektedir. Bu, Foucault'nun tasvirine göre, tarihsel deneyim ve toplumsal çevre tarafından şekillendirilen zihnin ne önceden belirlenmiş ne de nihai bir biçim olduğunun kanıtıdır. Çünkü gücüne ve köklülüğüne rağmen, diğer (yaratıcı) zihinle yüzleşemez.

Öyleyse soru, Foucault'nun görüşünün doğru mu yanlış mı olduğu değil; daha ziyade, bir kişinin yaratıcı zihninin varsayılan rolünü yerine getirmesine izin verip vermediğidir.