Hürmüz Boğazı'nda kaç İran gemisinin vurulduğunu ve İran tarafından kaç ticari geminin hedef alındığını saymaya dalmadan önce, bu görüntüden biraz uzaklaşmalı ve daha geniş, daha kapsamlı bir bakış açısıyla neler olup bittiğini görmeye çalışmalıyız.
Bu resmin veya olayın ana teması, küreselleşme çağının ve yanında taşıdığı sözde siyasi sınırların ortadan kaldırılması ve tanınmaması gibi kaotik fikirlerin sona erdiği yeni bir uluslararası düzenin inşa edildiği ve hazırlandığıdır. Sınırların tanınmaması fikri, merkezi devletin zayıflamasına yol açan sınır tanımayan örgütleri ve kurumları da içeriyor. Bölgemizde yaşananlar, bütün bunların sonu ve ulus-devletin güçlendirilmesine ve değer kazanmasına dönüş anlamına geliyor.
Ulus-devlete dönüş; Trump yönetiminin uygulamaya çalıştığı bu yeni gerçeklik karşısında önemsiz hale gelen yaşanan ayrıntıların temel temasıdır. Bu gerçeklik, geçmişte iç meselelere yönelik Amerikan müdahalelerinden muzdarip olan Körfez Arap devletleri gibi ülkeler arasında yankı buluyor ve memnuniyetle karşılanıyor.
Rubio, Donald Trump yönetiminde Dışişleri Bakanı olarak yaptığı son siyasi konuşmalarında, ABD'deki muhafazakâr “yeni sağ” ideolojisini yansıtan temel temalar aracılığıyla ulus-devlete dair görüşlerini özetledi.
Küreselleşme yanılsaması karşısında “ulus-devlet” ve sınırlarının merkeziliğine dönüş; Rubio, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin dünyanın tamamen serbest piyasa demokrasilerine dönüşeceği “yanılsamasını” yarattığını ve “şeylerin nerede üretildiğinin önemi yok” fikrinin stratejik bir hata olduğunu düşünüyor.
Sınırlar ve mutlak egemenlik; Rubio açıkça ulus-devletin hâlâ önemli olduğunu, milliyetçiliğin hâlâ gerçek olduğunu ve ulusal sınırların hâlâ yerinde olduğunu ve devletlerin her zaman yüksek ulusal çıkarlarına göre hareket edeceğini vurguluyor.
Bu yeni vizyonda Amerikan ulusal çıkarlarının ötesine geçip, kendisini bölgemizde olup biten ayrıntılara uygularsak; İran'da yaşananların nükleer programıyla, füzeleriyle, insansız hava araçlarıyla ve hatta Hürmüz Boğazı ile ilgili olmadığını; meselenin, İran'ı siyasi sınırlarına, yani ulus-devlet sınırlarına geri döndürmek, yayılmacılık, nüfuz ve Batı solunun desteklediği Müslüman Kardeşler, Velayet-i Fakih vb. dini örgüt ve akımlar gibi sınır tanımayan kollar ve örgütler ile yarattıkları küresel kaos zamanının sona ermesi olduğunu görürüz.
İran, küreselleşmenin sunduğu her fırsatı değerlendirerek, başta İslamcı gruplar olmak üzere sınır tanımayan grupları güçlendirmeyi başardı. Yaptırımlardan kaçınma bahanesiyle üretim ve sanayi maliyetlerini düşürerek ABD’nin rakiplerinin ihtiyaçlarını karşılayıp yaptırımları atlattı. Ardından uluslararası seyrüsefer ve serbest ticareti tehdit eden eylemlerde bulundu ve kontrol edilemez davranışlar sergileyen, ulus-devlet kavramını güçlendirecek her şeye karşı çıkan “devlet dışı” bir şey haline geldi. Küreselleşmenin mimarı olan Batı solu bile, aşırı sağın yükselişine boyun eğmeye ve bu İran yayılmacılığına izin veren kaosundan vazgeçmeye başladı. Kırk yıllık varlığının ve bölgede yarattığı yıkımın ardından İran Devrim Muhafızları'nı terör örgütü ilan ederek yaptırımları sıkılaştırdı.
İran'ın kalan müttefiklerine gelince, onlar da kendisine yardım etmeye hazırlar, ancak yalnızca İran içindeki fırsatlardan yararlanmak istiyorlar. Yarattığı kaosa ve bununla birlikte elde ettiği yasadışı kazanımlara artık izin vermek mümkün değil. Bu nedenle, İran siyasi sınırlarına saygı duyan ve yeni sistemle birlikte yaşayabilen normal bir devlet haline geri dönmelidir.
Bu, Amerikan-İran veya İsrail-İran çatışması gibi görünen, ancak gerçekte ulus-devleti korumaya geri dönüşün etrafında dönen çatışmanın özüdür. İran bu yeni gerçekliğe direniyor, projesini ve reddedilen yayılmacılığının araçlarını korumakta ısrar ediyor.