ABD yönetimi İran'la savaşı kazandığına inanıyor, ancak bu durum özellikle çatışmanın çeşitli şekillerde devam etmesi nedeniyle, Washington'un henüz hedeflerine ulaşamadığı yönündeki yaygın izlenimi güçlendirdi.
Bu İran'ın kazandığı anlamına da gelmiyor; zira İran, bilgi kıtlığı ve karartma nedeniyle değerlendirilmesi zor olan muazzam kayıplar yaşadı. Askeri, nükleer ve hayati tesisleri imha edildi, füze ve deniz gücü hasar gördü, çok sayıda lideri öldürüldü ve yaptırımlar ile abluka, bozulan yaşam koşullarını daha da kötüleştirdi. Bu nedenle, rejim yetkililerinin, medyasının ve vekillerinin “zafer” hakkında söyledikleri savaş, yaptırımlar ve baskıdan bitkin düşmüş bir halkın bedelini ödediği kibirlenmeden başka bir şey değil. Peki, İran kendini nasıl galip taraf olarak pazarlamayı başardı? Ve güç dengesi ile kayıplar bunun aksini gösterirken, ateşkes gerçekleşirse neden ABD açısından bir geri çekilme olarak sunulabilir?
Cevap Washington'un kendisinde başlıyor. Trump yönetimi, zaferin net bir tanımını yapmadan savaş yürüttü. Hedeflerinin İran'ın füze ve deniz kuvvetlerinin yok edilmesi, Tahran ile vekil güçleri arasındaki tedarik hatlarının kesilmesi ve İran'ın nükleer silah edinmesinin önlenmesi olduğunu ilan etti. Fakat, bölgesel durumu krizlerini ele alacak siyasi bir süreçle güçlendirmedi, Tahran'ın gücünü ve kapasitesini yeniden inşa etmeyeceğinin garantisini verecek bir mekanizma da kuramadı. Askeri başarılar, imha edilen tesis, füze ve gemi sayısıyla ölçülüyorsa, İran'ın nükleer silah edinmesini kalıcı olarak önlemek, bölgesel nüfuzunu sona erdirmek ve vekil güçlerine silah akışını durdurmak, uygulanabilir bir anlaşma, bir izleme sistemi, bölgesel güvenlik düzenlemeleri ve sonuçları güvence altına alabilecek müttefik devletler gerektirir. Washington'un henüz başaramadığı şey de budur.
Nisan ayında ABD yönetimi, büyük operasyonların 38 gün içinde hedeflerine ulaştığını ve İran'ın ateşkesi ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını kabul ettiğini duyurdu. Ancak çatışmanın devam etmesi ve bir uzlaşmaya varılamaması, erkenden zafer ilan edildiğini ortaya koydu. ABD'nin çabaları artık Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına ve belki de daha sonra Babu’l Mendeb Boğazı'nın güvenliğinin sağlanmasına odaklanmışken, savaşın hedefleri seyrüsefer özgürlüğünün sağlanmasına indirgendi. Bütün bunlar, savaşı sona erdirmek için net bir Amerikan stratejisinin olmadığını açığa çıkardı. Peki, ABD'nin amacı nedir: Nükleer programı devre dışı bırakmak mı, füzeleri imha etmek mi, vekil güçler ağını ortadan kaldırmak mı, rejimin davranışlarını değiştirmek veya onu devirmek mi, yahut deniz yollarını güvence altına almak mı? Ve tüm bunlar sadece hava saldırıları yoluyla başarılabilir mi?
İran'ın müttefikleri ve bazı medya kuruluşları tarafından zafer kazanmış bir devlet olarak pazarlanması, iki taraf için zafer tanımının farklı olmasına dayanıyor. Washington, belirtilen hedeflerine ulaşacak ve iç piyasada net, pazarlanabilir bir başarı üretecek hızlı bir savaşa ihtiyaç duyarken, Tahran ise çatışmayı uzatmayı, maliyetini artırmayı ve etkilerini Washington'un müttefiklerine ve enerji piyasalarına yaymayı hedefliyor. Böylelikle, Washington'un kesin bir siyasi sonuç elde edememesi, İran savaştan paramparça ve bitkin bir halde çıksa bile, İran propagandası için bir malzeme haline geliyor.
Bütün bunlar diğer konulara da yansıdı: Gazze planı sekteye uğradı, Filistin süreci tıkandı ve Lübnan, İsrail saldırganlığını durdurmayan veya Hizbullah'ın silahlarını ele almayan müzakerelerde sıkışıp kaldı. Irak ve Yemen, enerji yollarının ve deniz koridorlarının kesintiye uğramasıyla birlikte, milislerin faaliyetleri ve Körfez ülkelerine karşı vekalet savaşları için birer arena olmaya devam ediyor. Bir müttefik, başarıyı İran tesislerinin imha edilen sayısıyla değil, savaştan sonra kazanılan güvenlik derecesiyle ölçer.
Gerçek şu ki, İran projesini yenilgiye uğratmak sadece merkezine saldırmakla değil, genişlediği alanları kapatmakla mümkündür. Burada, yeniden canlanan ve gelişen milislerin kaynaklarını kurutmayı ve Tahran'ın on yıllardır istismar ettiği Filistin sorununu çözmeyi de içeren hatalı bir önceliklendirme görülüyor.
Buna ilave olarak, iç Amerikan bölünmesi ve kurumlara, yargıya, medyaya ve seçimlere olan güveni etkileyen kutuplaşma, savaşı Trump'ı çevreleyen mücadelenin bir parçası haline getiriyor; destekçileri bunu bir zafer olarak gösterirken, rakipleri bunu yönetim tarzının uzantısı olarak görüyor. Amerikan medyası ve Avrupa medyasının bir kısmı, yönetimin açıklamaları ile sonuçlar arasındaki uçuruma dayanarak bu kutuplaşmayı yansıtıyor.
İran üzerindeki dikkati dağıtan başka cepheler de açıldı. Kanada, Avrupa ülkeleri ve NATO ile gerilimler, ticaret savaşı, Ukrayna üzerindeki anlaşmazlık ve Grönland ile ilgili tehditler olumsuz tepkilere yol açtı. Bir süper güç karmaşık bir bölgesel savaşa girdiğinde, müttefikleriyle ilişkileri, güç dengesinin ayrılmaz parçası haline gelir, ikincil önemde mesele olmaktan çıkar.
İran kazanmadı. O, kayıplar ile sarsılan bir ülke, ancak rejimi hayatta kalmasını bir zafer olarak pazarlıyor. İran'a askeri yenilgi yaşatma gücüne sahip olan Washington ise bu yenilgiyi müttefikleri koruyacak ve daha istikrarlı bir bölgesel düzen kuracak bir anlaşmaya dönüştürecek politikadan yoksundu. İran'ın yenilgisi ve ABD'nin kafa karışıklığı arasında bir boşluk oluştu ve Tahran bu boşluğu zaferiyle doldurduğunu iddia ediyor.