Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Uluslararası kurumlar savaşları önleyemediğinde!

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun yıllık toplantılarının arifesinde, neden herkesin Birinci Dünya Savaşı'nın ardından büyük umutlarla çevrelenen Milletler Cemiyeti'nin (1920-1946) kaderini hatırladığını tam olarak bilmiyorum. Bu büyük umutlar sebebiyle, 1920'de Paris'te hazırlanan tüzüğünde, “savaşları önlemek, devletler arasındaki anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek ve uluslararası iş birliğini teşvik etmek” amacıyla kurulduğu belirtiliyordu.

Elbette, bu bir “açık olanı görmezden gelme” durumu, çünkü herkes son yıllarda BM'yi saran krizlerin farkında. Milletler Cemiyeti de benzer krizler sebebiyle dağıldı. Aslında, Cemiyetin faaliyetleri, 1930'larda Japonya'nın Çin topraklarına yayılmasını ve İtalya'nın Etiyopya'yı işgalini önleyememesinin ardından önemli ölçüde azaldı. Tüm bunlardan sonra, Çekoslovakya ve Polonya'nın işgali ile Avusturya'nın ilhakının ardından Adolf Hitler'in İkinci Dünya Savaşı'nı başlatmasını kim engelleyebilirdi? İkinci Dünya Savaşı'nın dehşetine ve felaketlerine rağmen; savaşları önlemede ve krizleri çözmede başarısız olan Milletler Cemiyeti, bir alternatif oluşturulana kadar resmen feshedilmedi. Zafer kazanan Batılı güçler, bu alternatifin krizleri çözmek ve savaşları önlemek için Güvenlik Konseyi'nin kurulması, ayrıca ekonomik, sosyal ve sağlık konularıyla ilgili komisyonların yanı sıra insan hakları örgütleri, kadınlar, çocuklar, anneler ve çevre sorunlarıyla ilgili komisyonların eklenmesi gibi Milletler Cemiyeti'nin başaramadığı şeyi başarabileceğine inanıyordu. Bu önemli başarılar birdenbire elde edilmedi, aksine 1945'te başlayarak 1990'lara kadar gelişmeye devam etti.

Güvenlik Konseyi (Genel Kurul değil), iki süper güç tarafından domine edildi: Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği. Bununla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri 1950'ler ve 1960'lar boyunca genellikle üstünlüğü elinde tuttu. Sovyetler Birliği, hem bağımsızlıklarından önce hem de sonra Sovyet desteği almış yeni bağımsız devletlerin üyeliği sayesinde BM Genel Kurulu'nda etki kazanmayı ve dengeleyici güç oluşturmayı başardı.

Soğuk Savaş döneminin (1947-1990) belirleyici özelliklerinden biri, özellikle Avrupa içinde uluslararası ilişkilerle ilgili çeşitli konularda uzlaşıların sağlandığı 1960'lar ve 70'lerdeki birlikte yaşama dönemiydi. Ancak, bir bütün olarak bu dönemin en önemli olumlu yönü, o zamanlar üçüncü dünya olarak bilinen ülkelerde tarım, beslenme, küresel sağlık ve mülteci meseleleri alanlarında komisyonların ve ajansların yaptığı çalışmalardı. Rusya, ABD, diğer Batı ülkeleri, Japonya ve Kanada tarafından yürütülen bu insani yardım, yatırım ve diğer uzman faaliyetlere itiraz etmedi; fakat bunlara katılmadı, BM ve ajanslarının arabuluculuğu olmadan doğrudan katılımı tercih etti. Bu başarılar, eksikliklerine rağmen, Batı ülkelerinin Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki “yumuşak gücünü” oluşturdu.

Bence durum 1979'da Sovyet güçlerinin Afganistan'a müdahalesi ve Ronald Reagan'ın uzay savaşı tehdidiyle tersine döndü. ABD, Sovyetler Birliği'ne karşı inanç ve özgürlük savaşı yürütmek için Vatikan (Polonya kökenli Papa İkinci John Paul) ve İslami hareketlerle ittifak kurdu. Sovyetler Birliği çökerken, George Bush piyasa ekonomisine ve ABD hegemonyasına dayalı yeni bir dünya düzeni çağrısında bulunuyordu.

Kampını ve müttefiklerini kaybeden Rusya, iç dengesini yeniden kurmak ve provokasyonlarına başlamak için neredeyse yirmi yıla ihtiyaç duydu; bu provokasyonlar Gürcistan (2008) ve Kırım (2014) ile başladı ve nihayetinde Ukrayna'ya karşı büyük bir savaşla (2022'den beri) sonuçlandı. Bununla yetinmeyip Sudan, Libya ve diğer birçok Afrika ülkesine de müdahale etti.

Rusya, Güvenlik Konseyi'nin kınamalarını dikkate almadı. İlk bakışta, Başkan Donald Trump, ilk döneminde Avrupa pahasına Putin Rusyası ile ittifak kurmaya hazır görünüyordu. Ayrıca NATO'yu terk etmekle tehdit etti ve Avrupa'nın, kendi ifadesiyle, koruma bedelini ödemesini talep etti.

İkinci döneminde İran'a karşı savaşlar başlattı, Venezuela'yı veya petrolünü ele geçirdi ve Küba'yı hükümetini devirmek için abluka altına aldı. Barış çağrılarına, barışçıl ulusların boyun eğdirilmesi eşlik ediyor. Bu arada Rus lider, eski Sovyet ihtişamını geri kazanmaya çalışıyor ve her ikisi de BM’yi ve kararlarını hiçe sayıyor. Trump, yıllık konuşmasını yapmak üzere New York'a gelmeden önce, ABD'nin kendisinin kurduğu bir kurum olan İnsan Hakları Konseyi'nden çekildiğini açıkladı. BM’deki konuşmasında da Trump, ülkeleri Uluslararası Ceza Mahkemesi'nden çekilmeye çağırdı!

Amerikan ve Rus güçleri, yetkisiz ve anayasal denetim olmaksızın, cezasız bir şekilde faaliyet gösteriyor. Çin de aynısını yapmakla tehdit ediyor. Her yerde küçük savaşlar sürüyor ve büyük güçler bunlarla gerçekten ilgilenmiyor.

BM, Milletler Cemiyeti ile aynı kaderi mi paylaşacak? Zayıflık, kaos ve zorbalık devam edecek. Ancak Birleşmiş Milletler, büyük güçlerin bir yedek üzerinde anlaşamaması nedeniyle var olmayı sürdürecek. Küçük ve orta güçler için ise şikayetlerini dile getirdikleri bu yerden vazgeçmek zor!