Kifah Mahmud
TT

ABD'nin Kürdistan'dan çekilmesi üzerine

30 Eylül'de Erbil üssündeki son ABD askeri varlığının sona ermesiyle birlikte, belirli bir medya makinesi Washington'un Kürtleri kullandıktan sonra onları terk ettiği haberleri yapmaya başladı. Ancak bu yorum, ne kadar yüksek sesle dillendirilse de, birbiriyle bağdaşmayan iki hususu bir araya getiriyor; ilki, ABD güçlerinin Bağdat'ın 2024'te imzaladığı bir anlaşmaya göre görevi sona erdiği için çekilmesi, ikincisi de otuz yılı aşkın süredir devam eden siyasi ve stratejik bir ittifakın çöküşü.

Çekilme ne ani gelişen bir olay ne de bir ihanetti, aksine deklare edilmiş ve Bağdat, Anbar ve Selahaddin'deki üslerin boşaltılmasıyla başlayıp Erbil'deki üssün boşaltılmasıyla sona eren bir zaman çizelgesinin ikinci aşamasıydı. Bunu stratejik bir gözle okuyan herkes, Washington'un Irak'ı terk etmediğini, aksine varlığının araçlarını değiştirdiğini, yani askerlerden ve üslerden bankacılık, istihbarat ve diplomatik örtüye geçiş yaptığını görecektir. Nitekim Irak petrol gelirleri hâlâ New York’tan geliyor ve yaptırım kararı halen Washington'da yazılıyor. Bu bile, çekilmeyi kutlayanlara, egemenliğin giden asker sayısıyla ölçülmediğini hatırlatmak için yeterli.

Kürt sokağını rahatsız eden ve endişelendiren soru ise şu: ABD Kürtleri terk etti mi? Cevap, bu önermeyi çözümlemekle başlıyor: Kürtler hiçbir zaman yabancı bir gücün basit bir uzantısı olmadılar, bu yüzden onun yokluğuyla da çökmeyecekler. Dağlarda Eylül Devrimi'ni sürdürenler, Enfal operasyonuna ve kimyasal saldırılara direnenler, 1991 ayaklanmasını göğüsleriyle ateşleyenler ve ardından 2014'te Musul'da birlikler bir bütün olarak çekilirken, Erbil ve Mahmur'un eteklerinde DEAŞ’ın ilerleyişini durduranlar cesaretlerini yabancı bir üsten almadılar. Uluslararası koalisyon havadan ve silahlanma açısından hayati önemde destek sağladı, ancak toprağı Peşmerge güçleri kanlarıyla savundu. Sadece o savaşta bile yaklaşık 2 bin şehit verdiler. Dahası Kürt hafızası tek bir müttefike bağımlı olmaya karşı dirençlidir. Şah ile Bağdat arasında Amerikan onayıyla varılan bir anlaşma sonucu Kürtlerin belirsizlik içinde bırakıldığı 1975 Cezayir Anlaşması tecrübesini yaşayan liderlik, uluslararası bir müttefikin ortak çıkarların ortağı olduğunu, varoluşun garantörü olmadığını daha erken bir dönemde öğrendi. Bu nedenle, Erbil 20 yılı aşkın bir süredir Riyad, Abu Dabi, Kuveyt ve Şam'dan Ankara ve diğer Arap ve Avrupa başkentlerine kadar uzanan karmaşık bir ilişki ağı ördü. Kürdistan Bölgesi Başbakanı Mesrur Barzani'nin vurguladığı gibi, Erbil, iyi komşuluk ilişkilerine kapıyı kapatmadan Washington ile olan ittifakını korumaya özen gösterdi. Washington'un kendisi de Erbil'e, Peşmerge'yi destekleyen mutabakat zaptının yenilenmemesinin iş birliğinin sonu anlamına gelmediğini, aksine belirli misyonlara bağlı bir desteğe dönüştüğünü; yani himayeden ortaklığa, artık bir koruyucuya ihtiyaç duymayan bir güce yakışır bir geçiş olduğunu bildirdi.

Başkan Mesud Barzani'nin son açıklamalarının önemi işte burada yatıyor. O kimseye kalması için yalvarmadı; aksine, düşüncelerini açıkça ortaya koydu: 2011'de yaşanan ve 2014'teki çöküşün taşlarını döşeyen senaryonun tekrar yaşanmaması konusunda uyardı ve Amerikalıların ayrılmasını isteyenlerin çoğunun, terör Bağdat'ın kapısına dayandığında yardım isteyenlerle aynı kişiler olduğunu hatırlattı. En önemlisi, gerçek tehlikenin askerlerin çekilmesinde değil, denetimsiz silah ve anayasal ortaklığın aşınmasında yattığını da belirtti. Silahın sadece devletin kontrolü altında olmaması halinde geminin içindeki herkesle birlikte batacağını vurguladı. Bu, bölgesel bir liderin korku çığlığı değil, bir devlet adamının tüm Irak için uyarısıdır.

Aynı doğrultuda, Peşmerge Bakanlığı'ndan da bir açıklama geldi ve ABD-İran çatışması sırasında binden fazla insansız hava aracı ve balistik füze saldırısının ardından, hava savunma sisteminin yokluğuna ilişkin meşru endişeler dile getirildi. Aynı zamanda açık bir anayasal ilke de tekit edildi: Bölgenin hava sahasının, Irak hava sahasının bir parçası olarak korunması, federal hükümetin sorumluluğundadır. Açıklamada ayrıca güçlerin hazır olduğunun ve Irak ordusuyla sürekli koordinasyon içinde olduklarının altı çizildi. Bu, bir fraksiyonun değil, anayasal boşluğu açıkça tanımlayan, anayasal koruyucusuna sorumluluk yükleyen ve kimseye koruma için yalvarmayan bir kurumun dilidir.

Bölgenin geri çekilme tarihinden önce 30 yıl gecikmiş bir başarıyı gerçekleştirmiş olması, terk etme propagandasına verilecek en etkileyici yanıt olabilir. O başarı da 21 Eylül'de, Peşmerge güçlerinin bakanlığı altında birleştiğinin resmen deklare edilmesi ve 70 ile 80 numaralı birlikler sayfasının kapatılmasıdır. Güçler, tek bir komuta ve kontrol yapısı içinde 11 tümen ve iki bölgesel komutanlık şeklinde yeniden organize edildi. Peşmerge artık aynı toprak ve sadakati paylaşan iki ayrı güç değil, eğitim ve doktrini büyük uluslararası ortakların katkılarıyla geliştirilmiş, kurumsal standartlara sahip düzenli bir ordudur. ABD Dışişleri Bakanlığı bile bu birleşme hakkında yorum yaparken, güçlü ve dirençli bir Kürdistan bölgesini ABD-Irak ilişkilerinin temel taşı olarak tanımladı; müttefikine sırt çeviren bir taraf bu dili kullanmaz.

Dahası, birleşik bir ordu ancak birleşik bir siyasi kararla gerçekten var olabilir. Kürdistan Demokrat Partisi ile Kürdistan Yurtseverler Birliği arasında iki yıldır çıkmaza giren müzakerelerin başaramadığını, şimdi tek bir bayrak altında toplanan tek bir güç başarabilir. Bölge Başkanı Neçirvan Barzani'nin bahsettiği somut uzlaşılar ve iki parti arasındaki devam eden yakınlaşma, merkezinde birleşik bir Peşmerge gücü bulunan, güçlü bir koalisyon hükümetine dönüşmeye hazırlanıyor. Zira toprakları koruyan kurum birleştiğinde, onu yöneten kurumun bölünmesi kabul edilemez bir lüks haline gelir.

Bu, risklerin küçümsendiği anlamına gelmiyor. Açık gökyüzü gerçek bir zaaf noktasıdır ve DEAŞ hücreleri temas bölgelerinde pusuda bekliyor. Geri çekilmeden memnun olan İran yanlısı örgütler bahaneler uydurmaya devam edecekler. Ancak Kürdistan'daki güvenlik denklemi hiçbir zaman tek bir duvar üzerine değil, hep üç duvar üzerine kurulmuştur; kendisini kanıtlamış, kendi kendine yeten bir güç, Bağdat'ı yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlayan anayasal bir meşruiyet ve tek bir askeri üsse indirgenemez uluslararası ve bölgesel ilişkiler ağı.

Üsler sökülüp kamyonlara yüklenebilir, ancak dağ bir yere gitmez. Diktatörler ve terörizm döneminde bu dağı koruyanlar, Tahran yolunu gerçeğin yolundan daha iyi bilen ekranların ürettiği korkuya onu teslim etmeyeceklerdir.