1980’lerden bu yana İranlıların, ırkçılık, laiklik ve İslam karşıtlığı bahanesiyle Arap ülkelerinin ulusçuluğunu hedef alan saldırılarını işitiyor ve okuyorduk. Ancak 1999 yılında, dönemin Lübnan Müftüsü Muhammed Reşid Kabbani ile birlikte resmi bir davetle İran’ı ziyaret ettiğimizde, bunu bizzat Hamaney’in kendisinden işittim. Hamaney, hiçbir vesile yokken, Baasçılık ve dini ihmal etme bahanesiyle Arap ulusçuluğuna saldırmaya başladı. Kendisine şöyle dedik: “1980’lerde de bunu sizden işitiyorduk ve bunun Irak ile yapılan savaş ve çatışma durumlarındaki karşılıklı suçlamalardan kaynaklandığını zannediyorduk.” Adam, yönünü değiştirmeksizin konuyu değiştirdi; 1960’larda ve 70’lerin başlarında da aynı çizgide olduklarını, Seyyid Kutup, Hasan el-Benna ve Mevdudi’nin eserlerini tercüme ettiklerini ve ithal ulusçu fikirlerin yarattığı batılılaşmayı kınadıklarını söyledi.
2001 yılında ABD’ye düzenlenen saldırıdan bu yana aşırıcılık ve terörle mücadeleye gömüldük; nitekim İhvan-ı Müslimin, El-Kaide ve DEAŞ’ın yükselişiyle birlikte siyasal İslam da sahnedeydi. O zamandan beri, özellikle de Gazze’nin ayrışmasından bu yana, hilafet yanlıları ile velayet-i fakih yanlıları arasında sıkı bir ittifak bulunduğunu idrak ettik. Bu ittifak 2011’den sonra güçlü bir şekilde ortaya çıktı ve o tarihten sonra ne geriledi ne de ortadan kayboldu.
Siyasal İslamcı grupların ulus devlet düşmanlığındaki belirgin faktörlerden biri, devletin yerine İslam devleti dedikleri şeyi ikame etmek veya şeriatı uygulamak istemeleridir. 1950’lerden ve 60’lardan beri milliyetçiler ve laiklerle yapılan tartışmalar bu yönü almakta, 70’lerin başlarından itibaren ise ‘İslami çözümün gereklilikleri’ ve ‘İslami çözümün kanıtları’ başlıkları altında sloganlara dönüşmektedir.
Arap ulus devletine yönelik bu düşmanlık, siyasal İslamcılar arasında oldukça eskidir. 2013 yılından sonra birçoğu onların safına geçen eski milliyetçi ve solcularda da bu durum şimdi görülmektedir. Bu kesimler, İslamcı partililerle birlikte, dün olduğu gibi bugün de son derece güçlü bir biçimde İranlılarla ve Husilerle dayanışma içindedirler; kâh ABD ve İsrail düşmanlığı adına, kâh Gazze ile dayanışma adına ve her halükârda -proje ile ideoloji farklılıklarına aldırış etmeksizin- Arap ulus devletlerine saldırma noktasında birleşmektedirler.
Hizbullah 2023’ün başlarında ‘cephelerin birliği’ çağrısında bulunduğunda, hepimiz İran ile Irak ve Lübnan’daki milislerinin, Yemen’deki Husilerin ve buna ek olarak Hamas’ın bu garip birliğe dahil olduğunu biliyorduk. Hamas eliyle 7 Ekim 2023’te savaş alevlendiğinde, Lübnan’daki Hizbullah bilinen ‘destek savaşına’ tek başına girdi. Hizbullah’ın ve Hamas’ın Lübnan’daki kanadının yanı sıra, İhvan kökenli örgütler de cihad propagandasına dahil oldu. Filistin’i kurtarmak isteyen(!) Hamas’ın savaşına katılmadıkları gerekçesiyle Arap devletlerine yönelik medya kampanyaları şiddetlendi. Hamas’ın İhvan kökenli İslamcı müttefiklerinin arkasından, Doğu’daki ve Batı’daki Arap kamuoyu arasında İran’ı alkışlayan ve İran devrimi yolunda İslam devletini kuracak ikinci devrimin yaklaşmakta olduğunu müjdeleyen devasa medya kampanyaları yayıldı!
ABD-İsrail, İran’a karşı savaşı başlattığında, İran da Körfez ülkelerinin tamamına ve Ürdün’e yönelik kapsamlı saldırılarla karşılık verdi. Ancak İslamcıların, milliyetçilerin ve solcuların, bölgeden kovmak istedikleri Amerikalıların varlığını gerekçe göstererek Arap devletlerine karşı sergiledikleri öfke değişmedi. Oysa bölgedeki Amerikan varlığına son vermek isteyen İranlılar, bir yandan da ‘düşman’ olarak nitelendirdikleri Amerikalılarla müzakerelerini sürdürüyor!
Şimdi, Husiler İran’ın teşvikiyle Yemen’i tahrip edip Suudi Arabistan’daki havalimanlarını vururken dahi söylem değişmiyor; Husiler, az önce bahsettiğimiz bu kişilerin gözünde kahraman haline geliyor.
İslamcı ve solcu partizan kesimlerdeki bu çarpık bilinç de neyin nesi? İran mezhepçi bir politika izlerken, Arap dünyasının istikrar ve kalkınma içindeki ülkeleri, tek derdi istikrarlı Arap devletlerini hedef almak, çıkarları sekteye uğratmak, insanları ıssız topraklarda sürgün hayatına mahkûm etmek ve deniz ulaşımını engellemek olan milislerin saldırılarına maruz kalıyor. Üstelik İran, ABD’ye, geçişini engelleyeceği gemilerin yalnızca Suudi Arabistan’a ait gemiler olacağı güvencesini veriyor!
Siyasal İslam hareketleri ile velayet-i fakih destekçisi hareketlerin Arap ulus devletlerinden başka düşmanı yoktur. Onlar onlarca yıldır bu hedef doğrultusunda ittifak halindedirler ve artık bu hedef almayı gizleme gereği de duymamaktadırlar. İran’ın bayraktarlığını yaptığı sözde İslami çözümleri, her zaman ve halen Araplarla ve başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap devletleriyle yüzleşmek olmuştur; çünkü onlar ulus devletleri, kendi imparatorluk ve orta çağ modellerinin karşısındaki model olarak görmektedirler.
İş işten geçtikten sonra da olsa açık sözlü olmak şarttır. Arap ve İslam kamuoyunun bir kesiminde devlete, devletin şartlarına ve gerekliliğine ilişkin yanılgılar, sıkışmışlıklar ve sapmalar mevcuttur. Bundan da önce ve sonra, İslam anlayışına dair sapmalar bulunmaktadır; İslam, savaşçı bir ideolojiye dönüştürülmek istenen yumuşak bir güçtür ki ne İslam buna uygundur ne de bu ona uygundur. Din hususundaki bu uğursuz anlayışın halk kitleleri arasında yol açtığı katliamlar ve soykırımlar da bunun delilidir!