Eylül 1990’da Mekke’de din âlimleri ve düşünürlerin katıldığı geniş çaplı bir konferans düzenlendi. Konferansın gündeminde, Saddam Hüseyin dönemindeki Irak ordusunun Kuveyt’i işgaline karşı dinî ve siyasi açıdan nasıl bir tutum alınması gerektiği vardı. Konferansın bildirisinde şu hususlar öne çıkıyordu:
Irak’ın Kuveyt’i işgalinin kınanması, işgal güçlerinin derhâl ve koşulsuz olarak geri çekilmesinin ve meşru yönetimin yeniden tesis edilmesinin talep edilmesi.
Suudi Arabistan’daki Âlimler Heyeti ile İslam Fıkıh Akademisi tarafından yayımlanan ve saldırıyı püskürtmek, İki Harem’in ve bölgenin güvenliğini korumak amacıyla uluslararası koalisyon güçlerinden yardım alınmasına izin veren fetva ve dinî kararların desteklenmesi.
Irak yönetiminin, dinî veya milliyetçi sloganlar üzerinden bazı Müslüman halkların desteğini kazanmak amacıyla kullandığı gerekçelerin ve karşı propaganda girişimlerinin çürütülmesi.
Bu maddelerin her biri, bugün bile başlı başına fikrî, fıkhî, siyasi, ahlaki ve medya alanlarında yürütülen bir mücadele konusu olmayı sürdürüyor. Özellikle de Saddam Hüseyin’in ordusunun Kuveyt’e yönelik saldırısını durdurmak, Suudi Arabistan’ı ve Körfez’i tehditlerden korumak amacıyla gayrimüslim uluslararası güçlerden yardım alınmasının caiz olup olmadığı meselesi…
Bir de o dönemde Baasçı propagandanın, cihatçı ve İhvan çizgisinden izler taşıyan söylemlerle desteklenmesini düşünün! İnanması güç ama durum buydu. Bu propagandanın ateşini Müslüman Kardeşler’in, Baasçıların, Arap milliyetçilerinin ve kitlelerin galeyana gelmesinden beslenen çevrelerin medya mekanizmaları körüklüyordu. Üstelik bütün bunlar, sosyal medyanın olmadığı bir dönemde yaşanıyordu. Peki, bugün durum ne olabilir?
Bu vesileyle, o dönemde Suudi Arabistan tarafında toplantıların başlıca yönlendiricilerinden biri olan Dr. Abdullah et-Türki’nin söz konusu konferansa ilişkin anılarını kaleme almasını diliyorum. Et-Türki, daha sonra Suudi Arabistan’da İslami İşler Bakanı olarak görev yaptı. O dönemlerde henüz yeni kurulmuş olan bu bakanlığın başında bugün Şeyh Abdüllatif Âl eş-Şeyh bulunuyor. Âl eş-Şeyh, yakın zamanda yaptığı açıklamada, İslam dünyasının âlimleri ile dinî kurumlarının kınama ve tepki bildiren açıklamalarla yetinmeyip açık, kararlı ve ortak dinî tutumlar almaları gerektiğini söyledi.
Bakanın bu sözleriyle kastettiği; doğrudan İran Devrim Muhafızları uzmanları ve Lübnan Hizbullahı’nın seçkin kadroları tarafından desteklenen Husilerin yanı sıra Irak’taki Haşdi Şabi gibi oluşumların saldırıları karşısında ortak bir tavır alınmasıydı. Bütün bu yapılar, İran’ın karanlık yörüngesinde hareket ediyor.
Evet, Ezher Şeyhliği bir “barış” girişimi ortaya koydu. Ancak bugün mesele barıştan söz etmek değil; sınır aşan, ağlar hâlinde örgütlenen bu gruplara, milislere ve yapılanmalara karşı kararlı adımlar atmaktır. Bu yapılar balistik füzeler, seyir füzeleri ve gelişmiş insansız hava araçları kullanıyor; sivil havalimanlarını ve elektrik santrallerini hedef alıyor, sivilleri öldürüyor. Hatta füzeleri Mekke veya Medine’deki Harem bölgesinin merkezine yalnızca birkaç mil mesafede düşebiliyor.
Bunlar, dünya ekonomisinin güvenliğini tehdit eden milis yapılanmalarıdır. Kızıldeniz’deki faaliyetleriyle Mısır’ın güvenliğini de tehdit ediyor ve daha pek çok somut tehlikeye yol açıyorlar. Dolayısıyla bu tehditler karşısında kararlı bir tutum alınması gerekiyor.
İslam dünyasında kamuoyunun seferber edilmesi gereken mesele tam da budur. Daha önce Ezher’in bildirisini eleştirdiğimiz gibi, Ezher’in saygın makamına duyduğumuz büyük hürmete rağmen, eleştirel bakışımızı kendi medyamızın bazı eğilimlerine ve uygulamalarına da yöneltmeliyiz.
Medyanın seviyesi ne yazık ki olması gereken düzeyin altında. Sorun, insanları harekete geçirecek bir dil kullanmamak veya kamuoyunu mobilize edecek heyecanlı söylemler geliştirememek değil; bu konuda zaten hiçbir çabadan kaçınmıyorlar. Asıl sorun, kullanılan söylemin niteliği, etkisinin derinliği, bakış açısının kapsayıcılığı ve hedeflerinin uzun vadeli boyutudur. Bu, insanın içini sıkan ve üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele.
Sonuç olarak, Eylül 1990’daki Mekke Konferansı’nda olduğu gibi cesur, atılgan ve aynı zamanda akıllıca hareket eden bir ruh hâline ihtiyacımız var.