2023'te başlayan Sudan'daki mevcut savaşa, her şeyi kapsayan eşi benzeri görülmemiş bir yıkım eşlik etti. Devlet kurumları, vatandaşların mülkleri, altyapı, hastaneler, üniversiteler, müzeler, bankalar ve tarım laboratuvarları yıkıldı ve yağmalandı. Savaşın bütün aşamalarında elektrik sektörünü ve günlük yaşamı aksatabilecek her şeyi hedef almaya odaklanılması dikkat çekiciydi.
Ordunun inisiyatifi yeniden ele geçirmesi ve güç dengesinin kendi lehine değişmesiyle birlikte Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) geri çekilirken, insansız hava araçları savaş alanına yoğun bir şekilde girdi ve savaşın giderek artan bir dış boyutunu açığa çıkardı. Elektrik santrallerinin hedef alınması son zamanlarda yeni bir yoğunlukla tekrar ön plana çıktı. On günde 16 santral saldırıya uğradı, bu da elektriklerin tamamen kesilebileceği uyarıları arasında geniş çaplı elektrik kesintilerine neden oldu. Bu sadece bir elektrik kesintisi meselesi değil, yaşamın çeşitli alanlarını tehdit eden bir felç hali. Zira elektrik, tarımsal ve endüstriyel üretimin can damarı, hastanelerin ve sağlık tesislerinin yanı sıra iletişim ağları ve bankacılık hizmetlerinin işleyişinin temel taşı. Enerji altyapısının yok edilmesi, günlük yaşamın temellerini sarsmak ve ülkeyi, sonuçları kontrol altına alınması zor olacak bir ekonomik ve hizmet çöküşüne doğru itmek anlamına geliyor.
Tekrarlanan saldırıların ardından Sudan, bu yıl Etiyopya topraklarından fırlatılan 180'den fazla insansız hava aracının ülkede saldırılar gerçekleştirdiğini açıkladı. Bu haftanın başlarında hükümet, Etiyopya'yı saldırganlık ve kendi topraklarından düzenlenen saldırılara karışmakla suçlayarak, BM Güvenlik Konseyi ve Afrika Birliği Barış ve Güvenlik Konseyi'ne şikâyette bulundu. Bu suçlamalar, savaşı iç çatışmanın sınırlarını aşan bölgesel bir bağlama yerleştiriyor ve koşulları hakkında uluslararası bir soruşturmayı gerektiriyor.
Dış tarafların savaşa müdahalesi artık göz ardı edilemez ve bu artan ivmede sürmesi, amaçları hakkında ciddi soruları gündeme getiriyor. Sudan'ı zayıflatma ve bölme planları yeni değil. 2011'de Güney Sudan'ın ayrılmasından itibaren, güç mücadeleleri ve gıda, su ve maden kaynakları üzerindeki kontrol ile bölgedeki güç dengesinin yeniden şekillendirilmesi bağlamında, ülkeyi parçalamaya yönelik daha fazla girişim konusunda uyarılar arttı.
Savaşın bugüne kadarki seyri üç ana aşamaya ayrılabilir. Birinci aşama, hızlı bir askeri darbe yoluyla devletin kontrolünü ele geçirme girişimini içeriyordu. HDK, Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı General Abdulfettah el-Burhan'ı tutuklamak veya öldürmek amacıyla konutuna saldırdı. Aynı zamanda başkentteki Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı ve kendisine bağlı birlikler hedef alındı, radyo ve televizyon merkezleri ele geçirildi, kara ve hava askeri üsleri kuşatıldı. Ancak, Cumhurbaşkanlığı Muhafızları konuta yapılan saldırıyı püskürttükten sonra plan başarısız oldu. Silahlı Kuvvetler, sürpriz saldırının ilk şokunu atlattı ve savaşın başında başkentte HDK’nin sahip olduğu sayısal üstünlüğe rağmen toparlandı.
İkinci aşama, askeri güç kullanarak ülkenin kontrolünü ele geçirme ve Hartum'dan diğer merkezi eyaletlere, ayrıca Kurdufan ve Darfur'a yayılma girişimini içeriyordu. Ancak Sudan ordusu, başkentin ve Cezire Eyaleti'nin kontrolünü kademeli olarak geri almayı başardı, HDK'yi geri çekilmeye ve Kurdufan, Darfur ve Mavi Nil'deki mevzilerine sığınmaya zorladı.
Üçüncü aşama, yani mevcut aşama, benim tahminimce iki süreçten oluşuyor; birincisi, Libya modeline benzer şekilde “kurucu” bir hükümetin ilan edilmesi ve yerel yönetimlerin, polis gücünün ve göstermelik kurumların kurulması yoluyla paralel bir oluşumun ve fiili bölünmenin yaratılmasıdır. Buna Batı Sudan'da kontrolü genişletme girişimi, Nuba Dağları'ndaki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) içindeki Abdulaziz el-Hılu ve güçleriyle ittifak kurarak, kontrolü Mavi Nil bölgesine ve Etiyopya sınırına kadar uzatmak çabası da eşlik etti.
Uluslararası ve bölgesel güçlerin paralel bir oluşumu tanımayı reddetmesi ve etkili bölgesel güçlerin Sudan'ın egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik her türlü tehdidi reddetmesi nedeniyle bu süreç sekteye uğradı. Buna ek olarak, ordu Darfur'a doğru beklenen ilerlemeden önce Kurdufan ve Mavi Nil'in kontrolünü yeniden ele geçirmeye çalıştı. Bu gelişmeler arasında ikinci süreç daha tehlikeli bir biçimde belirginleşti; o da Sudan'ı kaynaklarını tüketerek, altyapısını yok ederek, temel hizmetleri aksatarak ve toplumu kaosa sürükleyerek başarısız bir devlete dönüştürmek. Bu bağlamda, elektrik santrallerine ve hayati öneme sahip tesislere yönelik insansız hava aracı saldırılarının artması, devletin temellerini hedef alan savaşın devamı olarak yorumlanabilir.
Artan tehlike, Mısır'ı yakın zamanda Sudan'ı desteklemek ve toprak bütünlüğü, egemenliği ve kurumlarının güvenliğiyle ilgili kırmızı çizgilerin aşılmamasını sağlamak için Sudan ile ortak savunma anlaşmasını devreye sokmakla tehdit etmeye sevk etti. Suudi Arabistan da Sudan'daki herhangi bir paralel oluşumu reddettiğini ve Sudan'ın birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne, ayrıca devlet kurumlarının korunmasına olan sarsılmaz desteğini yeniden teyit etti.
Bu durum karşısında en büyük umut, Sudan halkının kendisinde ve ülkesini kendisine karşı kurulan komplolara karşı savunmaya ne kadar hazır olduğunda yatıyor. İç rahatlatıcı bir şekilde, insanlarla konuştuğunuzda, ülkelerini tehdit eden tehlikelerin ve komploların farkında olduklarını görüyorsunuz. Bu, savaşın neden olduğu artan acılara ve sıkıntılara karşı sabretmelerini ve bağımsızlıktan bu yana belki de ülkelerinin tarihindeki en tehlikeli dönüm noktasını aşacaklarına olan inançlarını açıklıyor. Artık asıl zorluk sadece savaşı sona erdirmek değil, savaşın devleti zayıflatmak ve temellerini aşındırmak için bir bahane haline gelmesini önlemektir.