1968'de Fetih, İsrail'deki Yahudiler ve Araplar için vatandaşların din veya dil ayrımı gözetilmeksizin eşit haklara sahip olacağı tek bir demokratik devlet fikrini ortaya attı. 1969'da Beşinci ve Altıncı Filistin Ulusal Konseylerinde, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için demokratik bir toplum ve dini veya etnik ayrımcılık içermeyen demokratik bir devlet fikirleri kabul edildi. Otuz yıl sonra Edward Said, Oslo Anlaşmalarına yönelik eleştirisini geliştirerek, iki halkın ayrılmasından ziyade adalet ve eşitlik içinde birlikte yaşamalarının önceliğini vurgulayan bir makale yayınladı. Filistinlilerin kimliklerinden veya Yahudilerin kendine özgü toplumsal yaşamlarından vazgeçmeden, hakların vatandaşlığa dayandırılmasının altını çizdi.
Şimdi, son seçimlerin ve yüksek Arap seçmen katılımının ardından, bazıları kitlesel olan ve Yahudi-Arap hükümeti talep eden halk hareketleri ve gösteriler gerçekleşti. Bu, Said'in önerdiği gibi iki uluslu bir devlet anlamına gelmese de böyle bir kavrama giden yolu açabilir.
Gerçek şu ki, 1968'den beri Filistin'in çeşitli biçimlerdeki çağrıları, ilkesel olarak fazlasıyla haklıydı. Bu çağrılar, kapsayıcı vatandaşlığı savunarak, “demokratik ve Yahudi” devlet ikiliğinin doğasında var olan kusuru ve bunun getirdiği ayrımcılığı sona erdirmeyi, devlet içinde Arap entegrasyonu alanlarını niteliksel olarak genişletmeyi amaçlıyor. Ancak, 1968 ile 1999 yılları arasında ortaya atılan önerilere İsrail'in olumlu bir şekilde yanıt vermesini engelleyen, bugün ortaya çıkabilecek benzer önerilere de olumlu bir yanıt verilmesini engelleyecektir. Bilhassa Aksa Tufanı’ndan sonra, hepimizin çok iyi bildiği gibi, İsrail aşırıcılığı en uç noktalarına ulaştı. Siyonizmi sorguladığı ve demografik yapıyı tehdit ettiği düşünülen herhangi bir çağrı, artık bizzat İsrail içinde savaş ilanı olarak kabul ediliyor. Bahsi geçen aşırıcılık güçlü ve sadece şiddet araçlarını değil, kamuoyunu da kapsıyor; Netanyahu ve müttefikleri Yahudi seçmenlerin oylarının neredeyse yüzde 60'ını aldı. Daha da önemlisi, rakiplerinin çoğu, özellikle Eisenkot ve Lieberman aynı derecede militarist, aşırılıkçı ve güvenlik odaklılar. Onu eleştirdiklerinde, bazıları kişisel bazıları da performansıyla ilgili diğer şikayetlerin yanı sıra, “güvenlik konusundaki ihmalkarlıklarına” odaklanıyorlar. Birlikte yaşamaya sempati besleyen Siyonist sol 8’den fazla sandalye kazanamazken hem İran'la hem de Lübnan'daki savaş atmosferi ve Tufan’ın tetiklediği seferberlik, Filistinlilerin haklarını talep etme konusunda acele etmenin, aceleci davrananlar için bedeli ağır olacak bir macera gibi görünmesine neden oluyor. Benzer yönler taşıyan bir deneyim, İkinci Filistin İntifadası’nın, 11 Eylül 2001'deki New York ve Washington saldırılarının yarattığı ortamda terörizme indirgenmesini sağlamıştı. İsrail bugün Filistinlilerin hakları için verilen mücadeleyi kolayca dönüştürüp bölgesel çatışmayla ilişkilendirebiliyor ve Arap nüfusunu dış düşman için çalışan bir “beşinci kol” olarak gösterebiliyor. 7 Ekim 2023'te yaşananlara yönelik ılımlı kınama da buna kanıt olarak gösterilebilir.
Gerçekte, Arap azınlık iki zıt durumda yaşıyor: Özellikle 2018’teki “Ulus-Devlet Yasası”ndan sonra ve dini yerleşimcilerle ittifak kuran Netanyahu hükümetinin yönetimi altında Yahudi devletinin kurbanı. Öte yandan, son seçimlerin de gösterdiği gibi, Arap komşularından çok daha fazla hak ve özgürlüğe sahip. Bu nedenle, talepleri haklı olsa bile, dizginsiz radikalleşme, kademeli olarak iyileşebilecek ilk konumunu pekiştirmek, koşullar elverişli hale gelmeden önce Arapları tüketecek bir mücadele kapsamında ikinci konuma geçmesini engellemek için bir bahane haline geliyor.
Bu faktörleri göz önünde bulundurarak, siyasi temsilcileri akıllıca ve rasyonel davranıyorlar. Ortak Liste'nin hükümete katılmak istememesi veya Birleşik Arap Listesi'nin katılımını yalnızca sivil ve hizmet odaklı rollerle sınırlaması yaklaşımı buna bir örnek. Birleşik Arap Listesi'nin lideri Mansur Abbas, bu ilkeye dayanarak 2021'de Bennett-Lapid hükümetinde yer almıştı. Son seçimlerde elde edilen ivmeden yararlanan Arap politikacıların ortaya koyduğu çoğu pozisyon ve slogan da doğru bir şekilde rasyonel ve bilge olarak tanımlanabilir. Netanyahu'nun entrikaları ve yalanlarıyla birlikte başbakanlığa geri dönmesini engelleme çabaları, muhalefet tarafından kurulacak bir hükümeti desteklemek ancak ona katılmamak, Likud adayının Knesset Başkanı olmasını engellemek de bu kategoride yer alıyor. Ayrıca, yoğun ve bilinçli çabalarla, 7 Ekim'den önce var olan ve yargı değişiklikleri konusundaki tartışmanın hâkim olduğu atmosferi yeniden yakalamak da mümkün olabilir. Bütün bunlar, Arap toplumunda hükümetin göz yummasıyla körüklenen suçlarla mücadele, ekonomik kalkınmayı sağlama ve Arap vatandaşlarına hizmet sunma, Batı Şeria'daki yerleşimci terörizmini dizginleme- ki bu son hedef hem Amerikan hem de Avrupa desteğini alıyor – gibi neredeyse apaçık, ancak acil hedeflerle birleşiyor.
Ancak, bütün diğer nedenlerden daha önemli olan, sabırlı olmanın ve uzun, dolambaçlı yollar izlemenin gerekliliğini en iyi açıklayan husus, İsrail'deki değişimin ancak bölgedeki bir değişime cevap olarak gerçekleşeceği gerçeğidir. Arap dünyasındaki etnik, dini ve mezhepsel azınlıklar acı çekerken ve siyaset neredeyse sayı için bir rekabete indirgenirken, İsrail kamuoyunun aşırıcılıktan Filistin haklarını anlamaya doğru kayacağını düşünerek kendimizi kandırmamalıyız. Belirleyici faktör, ortaya çıkabilecek veya çıkmayabilecek ve İsrail'e yansıyacak bölgesel bir ruh halidir. Bunun aksini varsaymak, İsrail iç seçimlerinin dünyamızdaki tek etki kaynağı olduğuna dair kusurlu ve kendini aşağılayan düşüncenin bir uzantısıdır.