Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Ahlaki yaklaşımlar bir değişim yolu üretir mi?

Önce ABD’liler, sonra da İngilizler, büyük siyasi ve stratejik projelerini eleştirel incelemelere tâbi tutmakla ünlendiler.

Son günlerde bu türden iki büyük kitap okudum. Biri, Prof. Dr. Nigel Biggar’a ait Sömürgecilik - Ahlaki Değerlendirmeler (Colonialism – A Moral Reckoning), diğeri de yine Prof. Dr. Martin Wolf’a ait Kapitalist Demokrasinin Krizi (The Crisis of Democratic Capitalism).

Biggar’a göre sömürgecilik, kapitalizmin bedeninde ve ruhunda ölümcül bir hastalıktı.

Wolf’a göre ise kapitalizm, demokratik olamaz veya kalamaz.

Her iki araştırmacı da çağdaş ve büyük krizlerin, büyük kapitalist olgunun ahlaki çöküşünün en yeterli kanıtı olduğunu düşünüyor.

Her iki yazarın da vardığı nokta şu: Sadece ahlak adına değil, aynı zamanda makroekonomi adına da köklü bir değişim ve vazgeçiş olmadıkça insanlık için kurtuluş mümkün değildir.

Her iki yaklaşıma da gerek geçmişe gerekse bugüne dayalı sert bir karamsarlık hâkim.

Aslında bu karamsarlık, bir iki araştırmayla sınırlı kalmayıp, Nobel ödülü alan ünlü ekonomistlerin bazen ekonomik standartlar bazen de ahlaki standartlar adına yaptığı ve cesaret ettiği birçok çalışmayı da kapsar hale geldi.

Hastalığın yaygınlığı ve tüm tedavi ve iyileşme imkânlarına baskınlığı bakımından, dünyanın akıbetine ilişkin tüm bu umutsuz girişimler ve değerlendirmelerde 20’nci yüzyıl ve sonrasında hüküm süren Amerikan dünya düzeninin bazen Çinli alternatifinin bazen de başka bir tarafın lehine çökeceğine dair beklentilerle bağlantı kuruluyor.

Alternatifler mevcut veya geçerli değil ya da varmış gibi görünmüyor. Çünkü Çin’deki kapitalist sistemin doğası da ABD’dekiyle aynı!

Bununla birlikte ahlakla bağlantılı büyük hastalık, 20’nci yüzyılın başında ve sonunda böyle sıkıntı ve suç teşkil edecek şekilde teşhis edilmemişti.

Alman sosyolog Max Weber’in (1864-1920) kapitalizmin ahlakına dair önemli bir bakış açısı var. Ona göre bu, 18’inci yüzyıl ve sonrasında ortaya çıkıp da küresel bir olgu haline geldiğinden bu yana kapitalizmin ruhunda saklı olan Protestan ahlakı tarafından üretildi. Tuhaflıklarına rağmen Weber’in ölçütü, her şeyi hesaba katan ve düşmekten de ileri gitmekten de alıkoyan ‘bilimsel akıl’dır.

20’nci yüzyılın son çeyreğinde John Rawls (ö. 2002), iki kitabıyla projesini ortaya koydu: Bir Adalet Teorisi (1971) ve Siyasal Liberalizm.

Rawls, Hegel’ci olmamakla birlikte liberal devletçilik projesinin, yine seçkinlerin ve kitlelerin aklıyla ve özgür ama akıllı iradelerle adaleti gerçekleştirme konusunda sonsuz imkânlara sahip olduğunu düşünüyordu.

Max Weber’in sözleri, on yıllar boyunca tartışıldı ve Marksistlere karşı seçkinlerin silahı olmaya devam etti.

Rawls’un sözleri ise yüzlerce tartışmaya konu oldu, olmaya da devam ediyor. Max Weber, ahlakla başlarken Rawls sonunda ahlaka vardı.

Bununla beraber Rawls’a göre küresel kapitalist sistem, adalet ve hakkaniyet ahlakından uzak olmasa da onu gözetmeyen başka yollarda yürüdü! 

Katolik ilahiyatçı Hans Küng, Tübingen Üniversitesi’ndeki derslerinde (1972-1973) bize şöyle derdi: Siyasi sistem kendi kriterlerine göre başarılı olduğunda ahlaktan bahsetmez. Ama başarısızlık hissettiğinde ahlaka başvurur! O günlerde Küng iki olaydan etkilenmişti: 1968 yılındaki öğrenci isyanları ve Vietnam Savaşı. Bununla birlikte Küng, 1990’ların başlarında evrensel ahlaka dair projesini yeniden başlattı.

Küng’e göre evrensel ahlak, üç halkadan oluşan mantıksal bir denklemden ya da önermeden doğuyor: Dünya barışı ancak dinler arası barışla mümkün. Dinler arası barış da ancak evrensel ahlak üzerine bir uzlaşmayla mümkün. Öyleyse bu ahlaki uzlaşma, insanlığın bekası için varoluşsal bir zorunluluk.

Hans Küng, dinin geri döndüğünü savunanlardan değildi. Zira geri dönen şey, dinden olduğunu iddia eden sert taraf yani köktencilikti.

Din ise özünde yumuşak bir güçtür (Kendin için istediğini kardeşin için de iste).

Küng’ün dayanak noktası, beş dinin önde gelen din adamlarıydı. Bununla birlikte dünyada barış ve adalet sorunlarına ahlaki yaklaşım, Küng ile sınırlı kalmadı ve Ricoeur, Levinas, Jonas ve Charles Taylor (Aralarında bir tek o hayatta) arasında felsefi bir akıma dönüştü. Bunların hepsinin kapitalizm düşmanı olduğu söylenebilir. Hatta bazısı, siyasi ve kültürel emperyalizmden de bahsediyordu.

Yapısalcılıktan ayrılan filozofların ve Fransız kopuş hareketlerinin yanı sıra sömürge eleştirisi ekolü de büyüdü. Edward Said’in oryantalizm (şarkiyatçılık), kültür ve emperyalizm üzerine ve Batı’nın ihanet ettiği Aydınlanma değerlerine geri dönüş adına başlattığı bu akım, daha sonra dünyanın sorununun bizzat Aydınlanma değerlerinde olduğu sonucuna varan ikincil (subaltern) çalışmalara evrildi!

Bu arada filozoflar ve ilahiyatçılar da dinî değerleri laik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile birleştirmek veya sentezlemek için yoruma dayalı araştırmalar yapmaya başladı.

Papa Francis, 2019’da Abu Dabi’de Ezher Şeyhi ile imzaladığı İnsani Kardeşlik Belgesi’ni, insanlığın sorunlarına dinî yaklaşım açısından varılabilecek zirve noktası olarak değerlendirdi. Yıldönümü de (4 Şubat) BM tarafından dünya diyalog ve kardeşlik günü (Uluslararası İnsan Kardeşliği Günü) olarak kutlanır hale geldi.  

Dünyanın sorunları karşısında, filozofların, ekonomistlerin ve siyaset bilimcilerin de başvurduğu ahlaki yaklaşım hakkında niye bu kadar uzun konuştuk? Çünkü dünya, ekonomik açıdan da stratejik yönetim açısından da gerçekten iyi durumda değil.

Wolf’un sert kitabını memnuniyetle karşılayan tanınmış tarihçi ve siyasi yazar Niall Ferguson, John Rawls’un şu sözünü haklı bulduğunu dile getiriyor: “Devlet, ‘iyi’den değil, adaletten sorumludur. İyi insanların, görevlerini yerine getirmesi gerekir; ama onlar, siyasi düzeni iyileştiremez ve uluslararası yönetim üzerinde etki sahibi olamazlar(!)” O halde, bazen strateji bazen de ahlak adına yapılan bu eleştiri niçin?

Çok kutuplulukta ve Amerikan hegemonyasından kurtuluşta gördükleri adil bir dünya düzeni için çağrı yaparken BRICS grubu da ahlaka başvuruyor. Bu noktada Amerikalıları kınadıkları ahlaki yaklaşım, doğruyu ortaya koymuyor. Peki, ahlaki yaklaşım değişime giden yolu açabilir mi?

Papa Francis bunun yalnızca, ekonomik analiz ile ahlaki yükümlülük arasında bir köprü olmasını arzulasa da durum pek öyle görünmüyor.