Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Korkuya yatırım yapmak!

Seksenli yılların ortalarında Beyrut'ta düzenlenen sempozyumlardan birinde, İsrail içinde yaşayan Filistinlilerden eski bir dostla karşılaştığımı, oturum arasında kendisine (o zaman bana mantıklı görünen) “İsraillilerden bir şey öğrendiniz mi?” sorusunu sorduğumu, onun da gülerek “Onlar bizden öğrendiler” cevabını verdiğini anlatmıştım. Bu cevap hafızamda yer etti çünkü yanlış bir biçimde İsraillilerin ya da en azından elitlerinin Batı liberalizminin ürünleri olduğunu ve bu nedenle onun bazı siyasi özelliklerini taşıdıklarını varsayıyordum. Aynı zamanda bu varsayımım İsrail’in Ortadoğu'nun “tek demokrasisi” olduğu ve onun bilime, bizim de duyguya güvendiğimiz düşüncesine dayanıyordu. Tüm bu varsayımları yeniden gözden geçirmeye başladım.

Bu varsayımlar rasyonel analize dayanmıyordu çünkü İsrailli komşularımız da sıradan insanlar. Buna ilaveten Batı toplumlarında maruz kaldıkları tarihsel zulüm nedeniyle, derin bir korku yaşıyorlar. Bu sebeple, gerek sıradan insanlar gerekse seçkinleri, devletleri için seçtikleri kurumsal biçimden (partiler ve seçimler), hatta uluslararası hukuktan ve dahası insan haklarından etkilenmeden, bu korkudan dolayı başkalarına zulmediyorlar. Korku, İsrail zihniyetinde köklü bir kompleks oluşturdu; öyle ki İsrail, "devrimler" döneminde Araplar arasında hâkim olan "savaşın sesi tüm sesleri bastırır" gibi radikal ve sert ifadelerin çoğunu ödünç aldı. Bu ifade, 7 Ekim'deki çatışmalardan günler sonra konuk olduğu bir Arap televizyon kanalında İsrail Ordu Sözcüsü Avichai Adraee tarafından da kullanıldı. Bu korkunun bir göstergesi de İsrailli sivillerin çoğunun işgal altındaki Batı Şeria'yı uzun süreli işgale rağmen hiç ziyaret etmemiş olmasıdır. Gazze'den çekilmeleri de aynı sebepten kaynaklanıyordu; korku. Dahası korku, İsrail siyasetinde yatırım için bir sermaye haline geldi.

İsrail radikalliği fikirlerini yalnızca Doğu'dan ödünç almadı, İsrailliler bunun önemli bir bölümünü Batı'dan ödünç aldılar. Medyada Gazze ile ilgili tartışmalarda birçok İsrailli konuşmacı “İngilizlerin Dresden'de yaptığı gibi Gazze'yi yok etmeliyiz!” diye konuşuyor. Dresden İkinci Dünya Savaşı'nda İngiliz hava bombardımanları ile sakinleri dahil olmak üzere tamamen yerle bir edilen bir grup Alman şehrinden biriydi. Keza “ABD’nin Nagazaki ve Hiroşima'da yaptığının aynısını yapmalıyız!” diyenler de var.

Dolayısıyla aşırı şiddetin bir kimliği ya da halkı yoktur, insanın bilhassa bir yandan kuşatıldığını, diğer yandan da güç araçlarına sahip olduğunu hissettiğinde açığa çıkan ikinci doğasıdır. Ama bir gerçek daha var; eğer düşmanınızdan şiddet yoluyla tamamen kurtulamazsanız, düşmanlarınız etrafınızda olduğu sürece o şiddet size de yansıyacaktır. Bu nedenle “transfer” (göç ettirme) teorisi İsrail siyasi doktrininin bir parçası olarak öne çıktı. Hastanelerin hedef alınması yalnızca bu doktrinin bir parçasıdır.

​7 Ekim'den sonra, özellikle güçlü olan tarafın kendisi için legal bir eylem olarak gördüğü öldürmeler çok daha büyük ve şiddetli bir boyuta dönüştü ve soykırım noktasına ulaştı. İsrail halkına “güven” mesajı vermek için savaşçılardan önce masum insanlar hedef alındı. Ancak diğer taraftan İsrail böyle yaparak 7 Ekim'i planlayıp uygulayanların tuzağına düşmüş de olabilir. Yani İsrail’in dengesiz tepkileri, Irak'tan Fas'a kadar tüm Arap coğrafyasına ve hatta İslam başkentlerine uzanarak radikalizmin düzeyini yükseltti. 1948'de İsrail Devleti'nin ilanının arifesinde Arap orduları içindeki grupların Filistin’i kurtarma çağrısında bulunan “birinci bildiriler” ile başkentlerini işgal etmek için harekete geçtiği zamanı yeniden yaşıyor gibiyiz.

Her iki olay görünüşte benzer olsa bile, 1948'de yaşananların sonuçlarını bugün olanlarla karşılaştırmak metodolojik bir hatadır. Çünkü sosyal medyanın patlama yaptığı bir dönemde yaşıyoruz ve örneğin Deyr Yasin gibi “katliamların” artık duyulmaması ve görülmemesi mümkün değil. Nitekim 7 Ekim olayları ABD’de bile duyuldu ve bir çocuğun ve annesinin sırf Arap oldukları için bıçakla öldürülmesi gibi yansımaları oldu. Dolayısıyla bugünkü tepkilerin geçmiştekinin aksine askeri değil, hiçbir mantıklı açıklaması olmayan köktendinci tepkiler olması bekleniyor!

Sayın Netanyahu'nun müjdelediği yeni Ortadoğu, 1948'den sonra ortaya çıkan, askeri yönetim ve siyasi aşırılıkların hâkim olduğu eski Ortadoğu'dan daha iyi olmayacak, hatta belki daha da kötü olacak. O zamanlar birçok Arap ülkesinde yarı eğitimli insanlar iktidarı ele geçirmiş ve bu yönetimler arkalarında bugün bildiğimiz değişen derecelerdeki tüm trajedileri bırakmışlardı. O zamandan bugüne geçen 75 yıl içinde eğitim geri kaldı, kalkınma geriledi, ordular kaybedilen savaşlarda yel değirmenlerine karşı bile savaştılar. Ardından kendi vatandaşlarıyla savaştılar, aydın orta sınıf ezildi, halkın basit katılım deneyleri diri diri gömüldü. İfade hakkının ölümüyle siyaset de öldü!

Devam eden İsrail şiddeti, Arap tarafında bilgisizlik ve batıl inançların karıştığı bu yeni (köktendinci) radikalizmi körükleyecek. Bazı ülkelerde yaşanan iyileşmeye dair tüm göstergeler gerileyecek. İsrail şiddeti bu şekilde “teoride düşmanı olması gereken” projeye hizmet ediyor.

Mevcut kör fanatizm ortamında, birden fazla kez deneyimlediğimiz bu kötü denklemi birlikte düzeltebileceğimiz veya değiştirebileceğimiz ciddi bir İsrailli kitle yok. Şu anda şiddet duruma hâkim ve bu gidişatın bölgedeki radikal kampın lehine olacağı kesin. Özellikle de bu kampın bir bedel ödemekten çok uzak olduğu, dökülen kanın çoğunun Arap, az bir kısmının da İsrailli olduğu göz önüne alınırsa.

Batılı tutum da bu tarihsel ikilemdeki en derin sorunu fark edemeyip kaçırıyor. Taraflı tutumu, dar görüşlü ve belki de fırsatçı, soruna makul bir çözüm önermekten çekinen ve çoğu zaman geçici çözümlere başvuran politikaları nedeniyle bölgedeki kitlelerin hızla kendisine karşı düşmanlığa kayma hızlarını daha da artırıyor. Batı'da uluslararası düzeyde üzerinde anlaşmaya varılmış iki devletli çözümü talep eden güçlü ve duyarlı sesler ortaya çıkmazsa ve İsrail sağının yönetim ve kontrol iştahı dizginlenmezse, bölge, ister istemez bazıları beğensin veya beğenmesin, bilgisizliğe, yoksulluğa ve baskıya yol açan batıl inançlara dayalı radikalizmin kucağına kayacak.

Son söz; büyük ve orta ölçekli ülkeler süregelen çatışmaya müdahale ediyorlar ama çoğu bunu birisinin kara kaşı kara gözü için yapmıyor.