Bekir Uveyda
TT

Şaşırtıcı olmayan ve devam eden çifte standart

Başta ABD ve ardından İngiltere olmak üzere büyük müttefiklerinin özellikle Ortadoğu'daki politikalarının temelini, “önce İsrail” ilkesinin oluşturduğu biliniyor. Bu nedenle Batı sınır tanımadan, kayıtsız şartsız İsrail'in yanında. Batılı karar vericiler aynı ilkeye dayanarak, özellikle İsrail’e karşı tutumlarında görülen çifte standarda yönelik eleştirilerle nadiren ilgileniyorlar. Bu çifte standart, İsrail'in 76 yıl önce bir devlet olarak kuruluşundan beri var olan bir gerçekliktir ve belirsiz bir süre boyunca da var olmaya devam edecek. Bunun açıklaması basit ve özetle şöyle; İsrail Devleti'nin bekasını tehdit eden her tehlikenin püskürtülmesi her zaman Batılı uluslararası ilişkiler yaklaşımının temel direklerinden birini oluşturacaktır.

Yukarıda söylenenler iyi biliniyor ve bu nedenle Batılı başkentlerdeki üst düzey karar vericilerin, İran'ın batısından havalanan İHA’ların İsrail'e doğru ilerlediği haberi gelir gelmez, haykırarak Tahran'ı uyarmakta ve güçlü ifadelerle kınama açıklamaları yayınlamakta acele etmelerinde yeni bir şey yok. Geçtiğimiz cumartesiyi pazara bağlayan gecenin ilk saatleri boyunca, İsrail'e desteklerini ifade etmekte yarışan Batılı siyasetçilerin hiçbiri, Tel Aviv yöneticilerinin böylesine tehlikeli bir gerilimin başlatıcısı olduğundan hiç bahsetmedi. Oysa tansiyonu yükselten, bu ayın başında İran Devrim Muhafızları'nın bazı liderlerini etkisiz hale getirmek için Şam'daki İran konsolosluğunu bombalayan İsrail’di ve bu aslında gerçekleştirmeyi istedikleri bir başarıydı. Tahran ise o dönemde öldürülen liderlerinin intikamını alacağını açıkça belirtmişti. O zaman dünyanın çeşitli yerlerinde analistler ve makale yazarları kara kara düşünmeye başladılar. İran'ın yanıtının nasıl olacağını, İran'ın içinden mi yoksa bölgedeki vekilleri aracılığıyla mı verileceğini tahmin etmeye çalıştılar.

Bu soruların yanıtları, İsrail'in İran saldırısına vereceği cevabın niteliğini merak edenleri şaşırtmasıyla netleşecek. Bunların arasında doğrudan tepkilerinden, bölgenin, birçok tarafın çıkarlarına zarar vermesi muhtemel topyekûn bir savaş sahnesine dönüşmesini engellemek için çatışmanın büyümesini istemedikleri açıkça görülen İsrail’in müttefikleri de var. Ancak İsrail'in yanıt verme kararı Binyamin Netanyahu'nun elinde olduğu ve ordunun da pek itirazı ile karşılaşmadığı sürece, büyük olasılıkla müttefiklerinin istek ve hesaplarını pek dikkate almayacaktır. Aksine diğerlerini savaşa dahil etmek ve bazılarının, özellikle de Washington'un, Gazze halkına karşı savaşının yöntemini değiştirmesi ve Refah şehrine saldırmaktan kaçınmaya zorlamak için uyguladığı baskının gücünü test etmekle belki de daha çok ilgileniyor. Eğer Netanyahu bizzat kendi ideolojisini İran ve bölgedeki müttefikleriyle çatışmanın gidişatına dayatabilirse, büyük olasılıkla iki şeyi başarma umuduyla savaşı İran topraklarının derinliklerine taşımaya çalışacaktır. Birincisi, İran'ın nükleer hedeflerini vurmak. İkincisi ise geçen yıl 7 Ekim'deki saldırıdan haftalar önce Birleşmiş Milletler kürsüsünden haritalarını gösterdiği yeni bir Ortadoğu'nun doğuşunun önünü açmak.

Eğer böyle bir senaryo hayata geçirilecekse, Batılı hükümetlerin tutumlarında görülecek çifte standart kimseyi şaşırtmamalı. Müttefiklerinin gözünde İsrail elbette haklı olacak, genel olarak İsrail'in başkalarına yönelik saldırılarına ve özel olarak da bu aşamada Netanyahu'nun politikalarına karşı çıkan her taraf da haksız sayılacaktır. Bu, Tahran hükümetinin bölgedeki patlamalardan tamamen masum olduğu anlamına gelmiyor. Hayır, İran rejiminin niyetleri ve hırsları aşikâr ve sloganlarının parıltısına aldanmayanlar, Filistin'in kurtuluşunun doktrininin merkezinde olmadığını bilirler. Ancak bu gerçek, bir bütün olarak Batılı ülkelerin İsrail’in yapmasına izin verdiği şeyleri başkalarının yapmasına izin vermemekte direttiği gerçeğini de ortadan kaldırmamalı. Batılı politikacılar, bu tür hatalı düşüncelerden bıkmadılar mı? Halkları bundan bıktılar ve karşı çıktılar. Peki, onlar bunu ne zaman yapacaklar?