Bugünlerde Rusya'nın Ukrayna'ya düzenlediği askeri operasyonunun 3. yıl dönümünden geçiyoruz. Yıldönümünde herkes, aynı zamanda hem dikkat çekici hem de tehlikeli bir soru işaretinin önünde duruyor: Bu absürt savaşta en büyük kaybeden kim? Ukrayna mı Avrupa mı?
Rusya Federasyonu'nun ister ABD'den, ister Avrupa Birliği ülkelerinden olsun, sert bir ekonomik ablukaya maruz kaldığını kesin bir şekilde söyleyebiliriz. Ancak mali engelleri aşmayı başardı ve elbette kimse onun askeri bir yenilgiye uğramasını beklemiyordu. Krizin nükleer çatışmaya dönüşme ihtimali nedeniyle Amerikan araştırma merkezlerinin dile getirdiği gerçek korkuları gözden geçirmek, Rusya'nın yenilmediğini ve yenilmeyeceğini herkesin anlaması için yeterlidir.
Bu, Moskova'nın artık -kesinlikle- Ukrayna ve Avrupa Birliği ülkelerinden farklı bir tarafta olduğu ve belki de en dehşet verici durumun henüz gelmediği anlamına geliyor.
Yaşananların zaman ve kaynak israfı olduğuna inanan Amerikan pragmatik zihniyetinin bugün Başkan Donald Trump döneminde kendini göstermesi şaşırtıcı değil.
Trump’ın ekibi, eski ABD Başkanı Joe Biden'ın Demokrat yönetiminin gözden kaçırdığı şeyi anladı. Coğrafyanın intikamının dikkat çekici ve tehlikeli olduğunu, Ukrayna'yı zorla NATO'ya dahil etmeye çalışmanın, Rus ayısının harekete geçmesi için yeterli olacağını anladı. İkinci Dünya Savaşı'nda yaklaşık 25 milyon can feda edenlerin, sınırlarına kimsenin yaklaşmasına ve ülkelerinin birliğini tehdit etmesine asla izin vermeyeceklerini anladı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, her zaman 20. yüzyılın affedilmez ölümcül günahının Sovyetler Birliği'ne tuzak kurulması ve ardından dağılması olduğunu düşündü. Bu nedenle Kremlin’in çağdaş Çarı, tarihin tekerrür etmesine, Rusya Federasyonu'nun ne şimdi ne de gelecekte istikrarsızlaştırılmasına izin vermemeye söz verdi.
Bugün, özellikle Trump yönetiminin tutumlarından sonra, en büyük kaybedenin hiç kuşkusuz Ukrayna olduğu görülüyor. Trump Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi diktatör ve gayrı meşru bir başkan olarak görüp sahne dışına çıkmasını da talep ediyor. Ukrayna'dan gitmesi yönünde her gün çağrılar yapılıyor.
Putin'e karşı intikam çemberini genişletmeye çalışan sadece Biden yönetimi miydi?
Elbette bu vahim hatada pek çok Avrupa ülkesinin de payı büyük; zira Avrupa, Rusya ile ilişkilerini derinleştirmek için eline geçen altın fırsatı kaçırdı. Oysa özellikle Almanya, Şansölye Angela Merkel döneminde, bilhassa enerji alanında, alışılmadık iş birliğinin yeni bir aşamasına yaklaşıyordu. Fakat bunların hepsi bir anda buharlaştı; nitekim, Almanların Kırım Yarımadası'nı hedef alma çabalarına yanıt olarak bazı Rus askerlerinin yaptığı spontane açıklamalar, Rusların tekrar Almanya'ya doğru ilerlediği izlenimi yaratıyordu ki, isterlerse bunu da yapabilirlerdi.
Ukrayna iç istikrarını bir nebze de olsa kaybetti ve tarihi bir coğrafi yara açtı; bu yaranın bugün Başkan Trump'ın gücü ve nüfuzuyla iyileşme, ancak yakında, Putin'i -ya da halefini- büyük şeytan olarak görebilecek başka bir Amerikan yönetimi altında yeniden açılma ihtimali çok yüksektir.
İşte bu tarihi ikilemin ardında, Avrupa, Charles de Gaulle'ün Avrupa-Asya topraklarını yok olma değil, büyüme çabasında olan bütünleşik bir coğrafi birim olarak gördüğü Avrasya dönemi yerine, gelecekte kendini Rus-Ukrayna savaşının hayaletlerinin geri dönüşüyle karşı karşıya bulacak.
Avrupa son üç yıldır rasyonel seçmenin ve özellikle de Rusların toprakları üzerindeki yaşamlarına ve egemenliklerine saygı duymanın anlamını kavrayan sosyalist akımlardan seçmenin desteğini büyük ölçüde kaybetti. Bunun yerine şimdi aşırı sağ hareketler yükselişte ve bunun en iyi kanıtı, Almanya İçin Alternatif Partisi'nin birkaç gün önce yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ikinci en güçlü siyasi güç haline gelmiş olması. Partinin bugün hükümette yer alma şansı olmasa bile lideri bugünden böyle bir geleceğe göz dikmiş durumda.
Ukrayna'ya gelince, Başkan Trump'ın ülkesinin Ukraynalılara ödediği milyarlarca doların kat kat fazlasını telafi edecek yüksek maliyetli bir “Yüzdeler” anlaşması arayışında olduğu açıkça görülüyor. Bu da Kiev'in büyümesinin artık kaybedilen bir savaşın maliyetlerini ödemeye bağlı olduğu anlamına geliyor.
Avrupa ise Başkan Trump'ın talep ettiği gibi, her ülkenin GSYİH'sinin en az yüzde 5'i oranında askeri katkıda bulunma zorunluluğu, bugününün ve geleceğinin militarize edilmesi gölgesinde Putin ile ileri düzeydeki ilişkilerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.
Savaşta hem galip gelen hem de mağlup olan taraf kaybeder; Ancak Putin kaybını yakında telafi edilebilir. Kiev ve Brüksel ise kaçınılmaz olarak yaşamamaları gereken bir yenilginin bedelini ödeyecekler.