Sudan'da yaşananlar geleneksel anlamda bir iç savaş değil. Dış boyut, savaşın başlangıcından beri mevcut ve bölgesel yansımaları herkes için apaçık ortada.
Savaşın başında, durumu geçiş aşamasındaki ortaklar arasındaki bir anlaşmazlık veya siyasi ve askeri dengesizliklerin sonucu olarak basitleştiren rahatlatıcı bir yaklaşım hakim oldu. Bu nitelendirme masum değildi. Zira gerçekte, çatışmanın doğası, devlet modeli ile devlet mantığının dışında faaliyet gösteren, meşruiyetini silaha, dış finansmana ve yabancı asker alımına dayandıran silahlı kuvvetler modeli arasındaki bir mücadele olarak anlaşılabilir.
Bu bağlamda, Sudan sadece izole bir iç arena değil, hassas bir jeopolitik bağlantı noktası. Oradaki savaş, yalnızca iktidar veya kaynak mücadelesine indirgenemez; aksine, bir konum mücadelesi olarak anlaşılmalı. Sudan, Arap dünyası ile Afrika'yı birbirine bağlayan kuşağın kavşağında yer alıyor ve günümüzde Arap dünyasının iki etkili gücü olan Suudi Arabistan ve Mısır ile bir jeopolitik temas bölgesinin kalbinde bulunuyor. Bu iki ülkeyi kuşatmak veya bölgesel nüfuzlarını azaltmak isteyenler, Sudan'ı ateşe vermeden, kontrol altına almaya çalışmadan ve onu sınırlarının çok ötesine uzanan jeostratejik bir çatışmada projelerini tamamlamak için bir sıçrama tahtası olarak kullanmadan planlarını tamamlayamazlar.
Haritalar, jeopolitik hareketlenmeleri anlamanın anahtarıdır. İç faktörlerin ötesinde, Sudan'dan Yemen ve Somali'ye kadar olan gelişmelerin boyutlarını kavramak isteyen herkes, sadece bir haritayı inceleyip bölgeyi ateşe vermek, kaynaklarını kontrol etmek, etki ve denge haritalarını yeniden çizmek ve Kızıldeniz, Babu’l Mendeb ve Afrika Boynuzu'nda yeni bir statüko dayatmak için çalışan çıkar ve hırs ağını çözmelidir.
Sudan'daki savaşı, devletin otoritesi dışında faaliyet gösteren, ülkenin birliğini tehdit eden, kaynakları ve stratejik limanları kontrol etmeye çalışan, ülkeyi bölgesel şantaj alanı haline getiren bir silahlı gücü güçlendirmeye ve kullanmaya çalışan bir tarafın var olduğu bakış açısından ele alırsak, o zaman Yemen ve Somali'deki son gelişmelerde de benzer bir senaryo görürüz.
En büyük tehlike, sadece yeni bir çatışma cephesi açılmasında değil, aynı zamanda devlet kontrolü dışında faaliyet gösteren ve meşru bir siyasi varlık veya değiştirilemez ve kalıcı bir gerçeklik olarak davranılan silahlı güç fikrini normalleştirmekte de yatıyor. Bu süreç, tamamlanırsa, egemenlik kavramının pratik anlamda sonu anlamına gelecektir.
Sudan'da devlet dışı bir silahlı gücü güçlendirme veya böyle bir güce bir toprak parçası üzerinde devlet kurma projesinin başarılı olması, kendisini benzer kırılganlıklardan muzdarip diğer alanlarda da tekrarlanabilecek bir model haline getirecektir. Devlet dışında faaliyet gösteren bir gücün ödüllendirilmesi veya genişlemesine göz yumulması halinde, bölgeye gönderilen mesaj açıktır; parçalanma bir pazarlık kozu ve kaos kullanılabilir seçenektir. Bu mesaja karşı bir caydırıcılık olmazsa, herkes için daha yüksek maliyetle farklı biçimlerde kendini tekrar edecektir.
Mevcut durum son derece hassas çünkü bölgede kapsamlı bir yeniden dizayn ile aynı zamana denk geliyor. Kaos yaratarak nüfuz ve coğrafya haritalarını yeniden çizmeye çalışanlar var; bu da istikrarın sağlanmasının, devletin birliğinin ve egemenliğinin desteklenmesinin önemini Sudan'ı aşan ve tüm bölgeye yayılan bir meseleye dönüştürüyor. Parçalama ve çökertme modellerinin başarısız olduğu kanıtlandı ve devletin yerine milisleri koymak sadece daha fazla kaosa yol açtı.
Kızıldeniz, Babu’l Mendeb ve Afrika Boynuzu'ndaki limanlar, nüfuz mücadelesinde kilit noktalar haline geldi; burada güvenlik, ekonomi ve siyaset, ulus-devleti marjinalleştiren ve bağımsız egemen karar alma kapasitesini zayıflatan tek bir modelde iç içe geçiyor. Bu bağlamda, düzenli orduların çökertilmesi veya zayıflatılması ve paralel silahlı kuvvetlerin yükselişi, geleneksel işgal maliyeti olmadan dolaylı olarak toprakları kontrol etmenin pratik bir yolu haline geliyor.
Sudan, konumu, kıyı şeridi ve potansiyeli nedeniyle bu planda vazgeçilmez bir bağlantı oluşturuyor. Onu güvensizlik ve istikrarsızlık içinde bırakmak veya parçalanmış nüfuza sahip zayıf bir devlete dönüştürmek, kıyı devletlerinin çıkarlarını veya ulusal güvenliğini mutlaka dikkate almayan yeni bölgesel düzenlemelerin Kızıldeniz'de dayatılmasına kapıyı açıyor. Bu nedenle, Sudan'da yaşananlar, deniz koridorlarındaki süregelen güç mücadelesinden ve uluslararası hukuk veya ulusal egemenlik mantığıyla değil, oldubitti mantığıyla yönetilen yeni statükolar yaratma girişimlerinden ayrı düşünülemez.
Bu bağlamda, Sudan gerçek bir sınava dönüşüyor; yeniden inşa edilebilir birleşik bir devlet olarak mı tekrar kurulacak, yoksa daha fazla parçalanmaya ve kaosa sürüklenmesine izin mi verilecek ve bu tekrarlanabilir bir model mi olacak?
Sudan'ın bugün ihtiyacı olan şey, krizin köklerini olduğu gibi bırakan bir arabuluculuk veya devleti varlığını sorgulayanlarla eşitleyen çözümler değildir. İhtiyacı olan şey, basit ama çok önemli bir ilkeyi yeniden teyit eden net bir yaklaşımdır; devlet olmadan istikrar olmaz ve silah sadece onun elinde toplanmadan ve egemen karar alma yetkisi olmadan da devlet olmaz. Bu, toprak bütünlüğüne açık destek verilmesini, Hızlı Destek Kuvvetleri'ne silah ve fon şeklinde sağlanan dış desteğin sona erdirilmesini, güç kullanarak kendilerini dayatmaya çalışanları ödüllendirmeyen, bunun yerine yol ne kadar zor olursa olsun, kurumları ulusal temeller üzerine yeniden inşa eden bir siyasi sürecin desteklenmesini gerektiriyor.