Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Dün ve bugün siyasi adalet

Arap kültürü adalet ile ilgili tartışmalarla doludur, ancak eski adalet anlayışı günümüz dünyasında yaygın olan anlayıştan biraz farklıdır. Geleneksel adalet anlayışı iki noktada özetlenebilir; yargıcın karar verirken adil olması ve yöneticinin tebaası arasında eşitliği sağlarken adil olması. Doğrusu, bu iki yolun da örtük mesajı, adalet fikrinin özünü temsil eder; hukukun üstünlüğü ve eşitlik.

Dünya artık eskisi kadar basit değil. Artık bir yargıç yalnızca iki davacının argümanlarına dayanarak karar vermiyor, devlet başkanı da ülkeyi tabir yerindeyse, makamından değil, devlet aygıtı aracılığıyla yönetiyor; bu aygıt büyüyerek herhangi bir ülkedeki en büyük tek kuruluşa dönüşmüştür. Başka bir deyişle, hem yargı hem de yönetim artık yargıç veya yönetici olsun bir ferde değil, bir bütün olarak yargı ve devlet sistemine bağlı hale gelmiştir. Bu nedenle, modern adalet kavramının merkezinde kişi olarak yargıç veya yönetici değil, hukuk sisteminin bütünlüğü ve gücü kullanma veya politikaları ve kararları uygulama yöntemi yer almaktadır. Bu genellikle “usul adaleti” olarak adlandırılır ve idari prosedürlerin adalet standartlarına uygun olmasını sağlamak anlamına gelir.

Bu doğal olarak burada tartışılan adalet kavramı hakkında meşru bir soruyu gündeme getiriyor. Bu soru önemli çünkü adalet, filozoflar ve genel halk tarafından farklı şekillerde anlaşılabilir. Geçen haftaki yazımda, devletin temel işlevi ve nihai amacı olarak “dağıtıcı adalet”ten bahsetmiştim. Bu terimle ne kastedildiğini kısaca açıklayacağım. Ancak bundan önce, özellikle siyasi ve sosyal bağlamlarda adaleti tartışırken üç önemli faktöre dikkat çekmek istiyorum.

Birinci faktör, yaygın olarak bilinen anlamda adaleti uygulamak, dengeli bir sosyal sisteme ve yükümlülüklerini yerine getirebilen bir idari sisteme, yani John Rawls'ın tabir ettiği gibi, “düzenli bir topluma” bağlıdır.

İkinci faktör, tüm nüfus için yeterli olan makul bir yaşam standardının mevcudiyetidir.

Üçüncü faktör ise toplumsal barıştır; yani hukukun üstünlüğünden yabancı istilası, iç savaş, doğal afet, kıtlık veya ekonomik çöküş olmamasına kadar, ülkedeki durumun normal ve her şeyin yolunda olmasıdır. Bu nedenlerden herhangi biri nedeniyle durum kötüleştiğinde, adaletin tesisi tehlikeye girecek ve asla tamamlanmayacaktır.

Bu faktörler mevcut olduğunda –ki çoğu ülkede gerçekten de mevcuttur– adalet tesis edilebilir, yani kamu düzenini adil bir sisteme dönüştüren yasalar, düzenlemeler ve politikalar yürürlüğe konabilir.

Adalet kavramının herkes için aynı olmadığını söylemiştim. Ancak istisnasız tüm kavramlar, insanlar arasında eşitlik ilkesinden yola çıkar, daha sonra paralel ve değerli ihtiyaçları karşılamak veya dayanışma değeri gibi eşit statüdeki değerleri gerçekleştirmek için buna eklemeler veya çıkarmalar yapılır. Örneğin dayanışma kendilerine bakamayanlara, başkalarından daha büyük bir pay vermek anlamına gelse bile, yardım etmek demektir. İçimizden biri hastalandığında ve sağlıklı insanların ihtiyaç duymadıkları çok pahalı bir tedavi gördüğünde, bu daha fazla pay almasına neden olsa da, yine de bu ayrıcalıklı muameleye itiraz etmeyiz. Aynı şey çocuklar için de geçerli; onlara çalışıp ülkeye gerçekten fayda sağlayan yetişkinlerden daha fazla para harcıyoruz, çünkü toplumda yaşamın devamının, çocuklara büyüyüp başkalarına destek olabilecekleri zamana kadar, tıpkı onlara yaptığımız gibi, ayrıcalıklı muamele göstermemize bağlı olduğunu biliyoruz.

Bu nedenle adalet, eşitlik ilkesine dayanır; onun düzenlenmesidir, alternatifi değildir.

Peki, hangi konuda eşitiz? Cevap: Maddi kaynakların (servetin) dağıtımı ve herkesin işe, bilgiye ve sosyal statüye erişiminin sağlanmasında eşitiz. Bunun anlamı insanlara para dağıtmak değil, aksine sosyal ve ekonomik sistemi fırsatlara açık ve elverişli hale getirmek demektir. Bu, herkesin geçtiği, sonra çabaladığı ve rekabet ettiği, bazılarının çok kazandığı, bazılarının ise az kazandığı eşiktir. Bu, dağıtımcı adalet kavramının mantıksal olarak gerçekleşmesidir.