Trump'ın İran ile müzakere veya savaş konusundaki duruşuyla ilgili uluslararası saflaşma eskiden olduğu gibi değil. Aksine, büyük ölçüde olmasa da tamamen, savaşı reddetmeye ve en azından şimdilik doğrudan müdahil olmaktan kaçınmaya doğru kaydı. Savaşın ilk günlerine dair tablo, hâlâ üç ana tarafın (ABD, İsrail ve İran) pozisyonları ve eylemleriyle şekilleniyor. Bu taraflar, savaşı kendileri için neredeyse varoluşsal bir etken olarak görüyorlar ve dünyanın savaşın patlak verme nedenlerini anlamaması, buna ilişkin ABD ve Batı'nın kendi içinde yaşadığı bölünmeler nedeniyle de eşi benzeri görülmemiş bir durumdalar.
İsrail, iç ve dış politikasını İran ile savaşın amaca ulaşmanın aracı değil, kendi başına bir amaç olduğuna dayandırdı ve ABD'yi savaşa çekme konusunda etkili bir güce sahip oldu. Dahası, Netanyahu, bunu İsrail'de giderek büyüyen çıkmazlarından tek kurtuluş yolu olarak görüyor, özellikle de Gazze'de aşırıya kaçtığı savaşının ve sonuçlarının hedeflerinin önemli bir kısmını tüketmesinin ardından. Amerikan Başkanı, alışkın olduğumuz gibi derin hesaplar yapmadan veya sonuçlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan, bir anda bir karardan tam aksine geçiş yapıyor. Onu tüm seleflerinden ayıran bir başka özelliği daha var; güçlü rakip ülkelerle ittifak yapmak ve müttefik ülkeler üzerinde baskı kurmak. Buna uluslararası meselelere ilişkin değişmeyen bir anlayış, ABD'nin bunları çözme yeteneğinin abartılması, “beni körü körüne takip etmeyen herkes düşman olarak ağır bir cezayla karşılaşacaktır” ilkesine dayalı bir politika eşlik ediyor.
İran’a gelince uzun uzun konuşabiliriz; politikasının temel özelliği, imkansızı hedef olarak benimsemek ve bu hedefin peşinde mümkün olanı heba etmektir. Amaç, böyle bir projenin maliyetlerini yeterince anlamadan bir süper güç yaratmak, nükleer programı sürdürmek ve geliştirmek için ödenmesi gereken bedeli incelemeden nükleer bir güce dönüşmekti. Dahası, ülkeyi boğucu bir krize sürükleyen ağır yaptırımlar altında, vekil güçler kurmak ve finanse etmek için büyük çaba sarf etti. Bunlardan her biri, süper güç olma hırslarının sınırları içinde hapsolmuş ülke bir yana, sıradan herhangi bir ülkenin büyümesini bile engelleyecek kadar vahim durumdur.
Savaşın üç tarafından her biri hatalar yapmaktan kaçınmadı. Sonunda bizi şu anki çıkmaza sürükleyen uzun süreli bir çatışmaya bulaştılar ve hiçbiri bu çıkmazın ne zaman ve nasıl biteceğini veya arkasında neler bırakacağını bilmiyor. İkinci haftasında olan savaş, üç taraf için de kesin bir zaferin temel ön koşulundan yoksun, o da galibin tüm hedeflerini gerçekleştiren ve yenilenleri yenilgilerini kabul etmeye zorlayan, kabul edilmiş ve kesin bir zafer. Böyle bir kabul ve itiraf, uzun vadede bile savaşa geri dönülmeyeceği anlamına gelir. Trump ABD’si, ortağı İsrail ile birlikte, nükleer silaha başvurmadan bile İran şehirlerini yerle bir edebilecek yıkıcı güce sahip. Netanyahu İsraili, komşusu ve kendi özel İran'ını (Gazze'yi) zaten yerle bir ettikten sonra, Lübnan'daki Hizbullah'a ve elinden geldiğince diğer tüm cephelere de aynı şeyi yapmaya kararlı. Öte yandan, İran rejimi, zenginleştirilmiş uranyum ve her türden balistik füze stokunu çok aşan bir inatçılık rezervine sahip. Bu “şanlı inatçılığı” korumak, prestij ve itibar kaybını önlemek için Kerbela benzeri bir karakter alsa bile, çatışmayı sürdürüyor. Dahası kendisine yaptıklarıyla yetinmeyip, “benimle birlikte herkesi uçuruma sürüklerim” diyor.
Üçü de kendi çıkmazından nasıl kurtulacağını bildiği halde, hepsi bunu görmezden geliyor, hatta tam tersi bir yol izleyerek bu çıkış kapılarını kapatmaya çalışıyor. En büyük güç olan ABD ile başlayalım; onsuz hiçbir yerde savaş veya barış olmaz. Trump döneminde çıkış yolu, örnek teşkil eden ve hatta Arap, İslami ve uluslararası bir uzlaşmanın sağladığı garantili bir seviyeye ulaştı. Bu uzlaşma ondan İsrail'i terk etmek gibi yapamayacağı bir şey istemiyordu; aksine, her iki tarafın da kaybetmeyeceği makul bir denge ne kurdun öleceği ne de koyunların telef olacağı kapsamlı çözümler öneriyordu. Bu ifade, basitçe bölgedeki çatışmanın tüm taraflarına fayda sağlayan, haklarından veya mevcut ve gelecekteki gereksinimlerinden ödün vermeyen çözümlere varılması anlamını taşıyor.
İsrail, kuruluşundan bugüne kadar savaşmaktan asla vazgeçmedi. Burada listelemek için yeterince yerimizin olmadığı çok fazla faktör nedeniyle sahada zaferler elde etmiş olsa da kendisini tek bir saat bile gerçekten güven ve emniyet içinde görmedi. Bu, maddi imkanlar, ittifaklar, askeri veya nükleer imkanlardan yoksun olmasından değil, başka bir halkı işgal etmeye ve kendisine ait olmayan topraklara yerleşmeye devam etmesinden kaynaklanıyor. Dahası, Filistin, Arap, İslam ve uluslararası tüm girişimlere sırtını döndü, Filistin halkını yok etme ve boyunduruk altına alma gibi imkansız bir hedefi, onunla uzlaşma olasılığına tercih etti. Netanyahu'yu şimdiye kadar yaptığı en doğru ve belki de en gerçekçi açıklamayı yapmaya iten de buydu: İsrail sonsuza dek silahlı kalacaktır. Şimdi kendisine savaş açanlarla savaşan ve en yakın komşularıyla çatışan İran için birçok çıkış vardı ve belki de hâlâ var, ancak hepsini heba etti. Bu çıkışların pek çok ve garantili kapısı vardı; en temel olanı büyük bir imparatorluk kurma yanılsamasından vazgeçmektir. Bir diğeri ise kendi imkanlarına göre hareket etmek ve komşularıyla, onların kendisine yardım etmesine olanak sağlayacak şekilde ilişki kurmaktır. Bunu yapmak için henüz çok geç değil. Savaşın dehşetine ve sonucunun belirsizliğine rağmen, “çok geç” diyeceğimiz bir noktaya ulaşmamalıyız.
Sonuç olarak; zafer her tarafın kendisini tanımladığı gibidir.
İran, savaştaki kayıpları ne kadar büyük olursa olsun, düşman rejim değişikliği hedefini gerçekleştirmediği sürece, galiptir.
ABD, Trump öyle olduğuna karar verdiği sürece, hedeflerine ulaşmasa bile galiptir.
İsrail, iç seçim kaygıları nedeniyle kayıplarına rağmen galiptir.