Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Adil bir topluma giden yol

İngiliz yazar Patrick Seale (1930-2014), çağdaş Suriye siyaseti konusunda en önde gelen Avrupalı ​​uzmanlardan biri olarak kabul edilir. Bu alandaki eserleri arasında 1988'de yayınlanan “Esed: Ortadoğu üzerine mücadele” kitabı da bulunmaktadır. Yazar, eski cumhurbaşkanı ve siyasi elitin ayrıntılı bir portresini çiziyor ki bu da bence iki önemli soruyu açıklamak için bir temel oluşturuyor. Birincisi, elitler, özellikle de askeri elitler, neden modern bir Suriye inşa etmekte başarısız oldu? İkincisi, bu elit iktidarı nasıl anladı ve iktidarın kaynakları ile genel halkı nasıl ele aldı?

Patrick Seale daha sonra Hafız Esed ile yaptığı uzun görüşmelerden ve kararlarının ardındaki fikri çerçeveyi anlamasına yardımcı olan özel konuşmalarından da bahsetmiştir. Bu konuşmalarda dikkatimi çeken noktalardan biri, Esed'in demokratik dönüşüm ve karar alma süreçlerine halkın katılımının güçlendirilmesiyle ilgili görüşüydü. O, yoksul bir toplumda demokrasinin zenginlerin ve dalkavukların egemenliğinin bir aracı olacağına inandığı için yaşam standardını yükseltmenin ön koşul olduğuna inanıyordu. Bana öyle geldi ki, başkan bu görüşe tam olarak inanıyordu, çünkü ölümünden kısa süre önce bir Amerikan kanalına verdiği röportajda bunu daha ayrıntılı bir biçimde yinelemişti.

Bu görüş yani halkın katılımı yerine yaşam standartlarının iyileştirilmesine öncelik vermek, sosyalistler arasında çok popülerdir ve liberaller arasında da bir ölçüde kabul edilebilir. Ancak, iki taraf bu konudaki yaklaşımlarında birbirlerinden ayrılmaktadır. Sosyalistler, serveti devletin elinde toplamaya ve ardından meyvelerini tüm vatandaşlar arasında eşit olarak dağıtmaya meyilliyken, liberaller özel yatırımı teşvik etmeye ve ardından vergilendirme yoluyla geliri yeniden dağıtmaya meyillidir. Böylece, en çok kazananlar kamu yönetiminin maliyetinin büyük bir kısmını üstlenir. Açıkça, sosyalist çözüm gücü ve kaynaklarını devletin elinde toplarken, liberal çözüm toplumu ekonomik gücün ve bununla ilişkili etkinin merkezi haline getirme eğilimindedir.

Bu noktaya uzun uzadıya değinmiş gibi görünüyorum ve bunu, çağdaş filozof John Rawls'ın “düzenli bir toplum” olarak adlandırdığı ve adil, katılımcı bir ekonomik sistem kurmanın doğal temeli olarak gördüğü görüşünden bahsetmek için bir giriş olarak tasarlamıştım.

Rawls, düzenli bir toplumun en belirgin özelliğinin, kurumlarının adalete dayalı olması ve toplumun tüm üyelerinin adaletin gerekliliklerine uyması olduğunu düşünüyordu. Ben ise bunun, özellikle kaynak bakımından fakir toplumlarda ve hukukun yerine kişisel nüfuzu önceliklendiren geleneksel toplumlarda, adaleti bir yönetim sistemi olarak gerçekten kurmak için yetersiz olduğuna inanıyorum. Bu nedenle, toplumun gerçekten düzenli olması için özellikle şu iki unsuru eklemenin şart olduğuna inanıyorum; nüfusun büyük çoğunluğu için makul bir yaşam standardı ve hukukun üstünlüğü, özellikle de eşitlik ve ifade özgürlüğünün yasal olarak güvence altına alınması. İlk unsur olan makul bir yaşam standardı, bu makalenin başında bahsettiğim olasılığı önlemek için gereklidir; toplumsal ilişkilerin temeli haline gelecek şekilde zenginlerin sömürüsünün yaygınlaşması. Yoksul toplumlarda, yoksulların hayatta kalmak için medeni haklarından vazgeçtikleri birçok örneğe şahit olduk. Bir toplum yeterli kaynaklara sahip değilse, katılımcı bir topluma tam geçiş gecikse bile, bu sorunu ele almaya yönelik politikalara kademeli olarak da olsa odaklanmalıdır.

Diğer unsur olan hukukun üstünlüğü, toplumun başarısız bir deneye zorlanması veya bazı vatandaşların hayatta kalmak için medeni haklarından vazgeçmek zorunda kalması durumunda düzeni yeniden sağlamak için elzemdir. Hukukun üstünlüğü eşitliği güvence altına alır ve ayağa kalkabildiklerinde veya gerçekten kalktıklarında savunmasız kişilerin haklarını geri kazanmalarını veya kaybettikleri konumlarını yeniden kazanmalarını sağlar. Bu şekilde, sömürücü ilişkiler kalıcı bir durum veya aşılmaz bir sınıf ayrımı değil, geçici bir durum haline gelir.

Yoksulluk gerekçesiyle bir toplumun katılım hakkını reddetmek son derece zararlıdır ve siyasi başarısızlığın bir nedenidir. Bununla birlikte, yoksulluğun sistemin sömürüye doğru kaymasına etkisi de yadsınamaz bir gerçektir. İnanıyorum ki, hukukun üstünlüğü bu iki boyutu dengelemek için gerekli bir araçtır.