Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri'ye yakın kaynaklar, 1 Mart gece yarısından sonra bir görevlinin kendisini uyandırarak Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın kendisiyle görüşmek istediğini bildirdiğini aktarıyorlar. Berri telefonu açtı ve Avn, doğrudan konuya girerek ve belirgin bir öfkeyle şunları söyledi: “Hizbullah'taki dostlarınız yalan söyledi. Hacı Muhammed Raad'ın Lübnan'ı bölgedeki kanlı olaylara sürüklememe sözüne rağmen, kuzey İsrail ve Kıbrıs'a birkaç roket fırlatarak ülkeyi kesin bir yıkıma sürüklediler.”
Cumhurbaşkanı, ABD'nin, Hizbullah’ı silahsızlandırmaya ve silahını gayrimeşru ilan etmeye karar vermesi halinde doğrudan askeri destek sağlamaya hazır olduğunu teyit etmesinin ardından bu adımı atabilecek durumda olmasına rağmen, Hizbullah’ı zorla silahsızlandırma taleplerine karşı çıktığı için çok eleştiri aldığını, kendisine yönelik suçlamalar ve şüphelerle karşılaştığını da sözlerine ekledi. Destek önerilerine rağmen Amerikan elçilerine sürekli olarak Hizbullah'ın silahı meselesinin Lübnan'ın iç meselesi olduğu ve zorla değil, uzlaşmayla çözülmesi gerektiği yanıtını verdiğini belirtti.
Avn ayrıca Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım'ın yaptığı konuşmada cumhurbaşkanlığını ve hükümeti hedef almasına, devletin saygınlığını zedeleyen kaba bir dil ve kötü ifadeler kullanmasına rağmen Muhammed Raad'ı kabul ettiğini söyledi. Raad'ın görüşmelerinde Kasım'ın konuşması için özür dilediğini, ordunun ve devletin arkasında durma, Lübnan'ı düşman İsrail ile bir çatışmaya sürüklememe konusunda açık ve geri dönülmez bir söz verme karşılığında bu meselenin göz ardı edilmesini umduğunu söylediğini açıkladı. Avn, buna dayanarak özrü kabul ettiğini, ancak Hizbullah’ın roketleri fırlatarak sözünden döndüğünü ve bunun da iki taraf arasında güvenin çökmesine yol açtığını ifade etti. Cumhurbaşkanı, Hizbullah'ın silah taşımasının yasaklanması ve kurumlarının kapatılması için Başbakan Nevvaf Selam ile istişarelere başlayacağını da sözlerine ekledi.
Meclis Başkanı Berri, Cumhurbaşkanının açıklamalarını dikkatle dinledikten sonra, öfkesini anladığını ve herhangi bir tarafın Lübnan'ı ülkenin kaldıramayacağı yıkıcı bir maceraya sürüklemesini önlemek için hükümetin alacağı herhangi bir karara karşı çıkmayacağını söyledi.
Gerçekten de 2 Mart'ta toplanan Bakanlar Kurulu, Hizbullah’ın herhangi bir askeri veya güvenlik faaliyetini yasaklayan ve silahlarını devlete teslim etmesini emreden bir karar aldı.
İsrail'in yanıtı, Cumhurbaşkanı Avn'ın tahmin ettiği gibi hızlı ve yıkıcı oldu. Güney Lübnan ve Beyrut'un güney banliyösünde on binlerce insan evlerini terk etmek ve terk edilmiş binalara, devlet okullarına, kaldırımlara ve plajlara sığınmak zorunda kaldı. Devletin sağlık ve çevre hizmetlerindeki kaynakları sınırlı olduğundan durum, gerçek bir insani felaketin eşiğine geldi.
Kafa karıştırıcı soru şu: Hizbullah hem kendisi hem de ülke için yalnızca olumsuz sonuçlar doğuran bir savaşı neden başlattı? Hizbullah’ın insan kaynağı olan güney köylerinden ve beldelerinden on binlerce insanın yerinden edilmesi ve Beyrut'un güney banliyösündeki geniş çaplı yıkım, kaçınılmaz olarak bu bölge halkı arasında yoksulluğu, sefaleti ve umutsuzluğu artıracaktır. Ayrıca, liderliğin kararlarına ve koruma, onur ve haysiyet vaatlerine olan güvenini de zedeleyecektir.
Dahası, Hizbullah'ın büyük bir bölgesel savaşa dahil olması, özellikle mevcut kara, deniz ve hava ablukası göz önüne alındığında, varlığını tehdit edebilir. Daha önce Suriye üzerinden akan birçok gelir kaynağı ve lojistik desteğin kesilmesiyle, mali ve askeri gücü artık eskisi gibi değil.
Hizbullah daha önce “Şii İkilisi” olarak bilinen, kendi içindeki bütünleşik Şii toplumu içinde kendisini korumaya almışken, son roket saldırısı, uzun süredir Hizbullah’ın siyasi müttefiki, savunucusu ve onun lehine arabuluculuk yapan “ağabeyi” Nebih Berri ile arasında bir ayrılığa neden oldu. Berri, devlet kontrolü dışındaki silahını korumaya devam etmesini artık haklı gösteremiyor ve gerekçeleri ve dayanakları ortadan kalkan “ordu, halk ve direniş” denklemini fiilen terk etmiş durumda.
Temel soru şu: Hizbullah neden bu roketleri fırlattı? Hizbullah’ın artık eskisi gibi birleşik bir liderliğe sahip olmadığı, Naim Kasım'ın eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın oynadığı rolü oynamaya çalıştığı başta olmak üzere çeşitli açıklamalar mevcut. Fakat koşullar değişti ve Kasım aslında durumu düzeltmekte veya Hizbullah’ın yaklaşımını değiştirmekte temelde yetersiz. Birleşik bir liderliğin yokluğu, Hizbullah içinde görüş ve stratejiler konusunda ihtilaf içinde olan güç merkezleri arasında çatışmaya neden olabilir. Nitekim bazıları İsrail ile olan çatışmadan çekilmeyi, Hizbullah’ın projesinin devamı için daha elverişli olabilecek daha sonraki bir aşama için gücünü yeniden inşa etmesini ve pekiştirmesini savunuyor.
Buna karşılık, başka bir kanat hâlâ “arenalar birliği” fikrine ve Lübnan cephesinin açılması gerektiğine, bunun İsrail'in gücünü ikiye bölmesini sağlayıp destekleyici devlet olan İran üzerindeki baskıyı hafifleteceğine inanıyor.
Bununla birlikte, uzak olmayan başka bir olasılık daha var; İsrail'in Hizbullah içine sızması ve halihazırda boş tarlalara düşen roketlerin planlı bir şekilde fırlatılmasını sağlaması, böylece yer üstü ve yer altı kaynakları ile birlikte Litani Nehri'ne kadar uzanan geniş alanı doğrudan kontrol altına almak amacıyla, daha derin bir İsrail kara saldırısı düzenlemek için bahane yaratmasıdır.
Ne var ki kendisini dayatan daha da ciddi bir açıklama daha var: Hizbullah, İsrail ile olan güç dengesizliğinin farkında olarak, imkansız bir askeri zafer için değil, aksine silahını korumasına olanak tanıyacak bir siyasi ve güvenlik gerçekliği yaratmak için roketleri kasten fırlatmış olabilir. Zira güneyde açık bir çatışma veya yeni bir işgal, silahının vazgeçilmez bir gereklilik olduğunu vurgulamak için ihtiyaç duyduğu bahaneyi sağlayacaktır.
Böylece, yüksek gerilimin kendisi siyasi bir araç haline gelir. Gerilim ne kadar yükselirse ve İsrail'in askeri baskısı ne kadar artarsa, silahının devlet kurumlarının kontrolünün dışında kalmasının kaçınılmaz olduğu argümanı o kadar güçlenir. Bu mantıkla saldırı, Hizbullah'ın askeri cephaneliğini korumasına olanak tanıyan koşulları yeniden üretmenin bir aracı haline gelir.
Ancak bu mantığın en tehlikeli yönü, Lübnan'ın tamamının ulusal çıkarlarıyla hiçbir ilgisi olmayan bir denklemin rehinesi olmasıdır. Silahın devleti savunmanın bir aracı yerine, Hizbullah’ın kendi varlığını korumanın bir aracına dönüşmesidir. Ve savaşın son çare olmak yerine, bu silahın meşruiyetini yeniden tesis etmenin bir aracı haline gelmesidir.
Bu noktada, tablo daha net ve daha acımasız hale gelmektedir: İsrail, işgal ve saldırılar için bir bahane bulurken, Hizbullah da silahını devletin otoritesinin kontrolü dışında tutmak için bir bahane bulmaktadır. Bu iki bahane arasında, Lübnan devleti yok olurken, Lübnanlılar da ne başlatma kararını aldıkları ne de söndürme gücüne sahip oldukları bir çatışmanın bedelini bir kez daha ödemektedirler.