Geçtiğimiz hafta, Washington’da görev yapan Asharq News muhabiri gazeteci Hiba Nasr, X platformundaki hesabında Lübnan’ın güneyindeki köyünde devlet otoritesinin geri çekilmesinden duyduğu acıyı dile getirdi. Nasr, İsrail’in yeni saldırganlığı karşısında Lübnan ordusunun çekilmesinin ardından devletin gölgesinin köyünden çekildiğini yazdı.
Nasr, Vadi et-Teym’in kucağında yer alan ve Cebel eş-Şeyh’in heybeti altında bulunan sakin köyünü şu sözlerle anlattı:
“Üzerine hayaller kurduğumuz devlet görüntüsü… bugün bizi terk ediyor!
Yalnız bırakılmak ağır geliyor; bizi ancak haber bültenlerinde, seçmediğimiz bir çatışmanın parçası olarak hatırlıyorlar…
Umarım geri döneriz…
Umarım bu yakında sona erecek bir kâbustur.”
Ancak topraklarında yaşayan insanların acıları bir yana bırakıldığında, Lübnanlıların tutumları geçmişe yönelik suçlamalar ile geleceğe dair kaygılar arasında farklılık gösteriyor. Lübnanlıların bir bölümü, onlarca yıl boyunca yakından tanıdıkları geçmişle hesaplaşmayı tercih ediyor. Bu kesim, devletin ortadan çekilmesinin birikimli sonuçlarını ve ortaya çıkan boşluğun bölgesel hesaplarla doldurulmasını eleştiriyor; bu süreçte Hizbullah’ın İran’ın ‘Truva atı’ rolünü üstlendiğini savunuyor.
Söz konusu kesim, ideolojik ve örgütsel olarak dış aktörlere bağlı silahlı bir gücün sorumsuz maceralara atıldığını, güç dengelerindeki büyük eşitsizliği ise kabul etmediğini her zaman dile getirdi ve hâlâ getirmeye devam ediyor. Onlara göre söz konusu güç, yani Hizbullah, İsrail’deki aşırı çevrelere tarihsel ve dini referanslarla beslenen emellerini sahaya yansıtmak için bir ‘gerekçe’ sağladı; bu emeller de ‘meşru müdafaa’ söylemiyle sunuldu. Ardından ‘yakıp yıkma’ politikalarıyla toprağı ele geçirme ve yerleşim kurma hedefi devreye sokuldu.
Tam anlamıyla olan budur: Filistin’in geriye kalan topraklarında yaşananlar, bugün Lübnan’da görülenler ve Arap doğusunun başka bölgelerine de vaat edilen senaryolar.
Buna karşılık, Lübnanlıların ikinci bir kesimi, Hizbullah olgusunun -Lübnan’daki bir siyasi durum olarak- İsrail’in saldırılarını, işgallerini ve yayılmacı politikalarını meşrulaştırma çabasını kolaylaştırmış olsa da, bu durumun asıl sorumlusu olmadığını düşünüyor.
Bu görüşe sahip olanlar, Lübnan’daki tüm acıları yalnızca Hizbullah’ın davranışlarına bağlamanın gerçeği görmezden gelmek anlamına geldiğini savunuyor; ayrıca tarihsel gerçekleri göz ardı etmek demek olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre, Hizbullah siyasi-askeri bir aktör olarak 1982’deki İsrail işgalinden önce Lübnan sahnesinde mevcut değildi. Buna karşılık, Siyonist projesi 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde doğmuş ve fiilen uygulanmaya 1917’deki Balfour Deklarasyonu ile başlanmıştı. Uygulama, sonraki on yıllar boyunca finansman, himaye, iş birliği ve askerileştirme ile devam ederek, 1948 baharında İsrail devletinin kurulmasına kadar sürdü.
Birçok kişi, 1948, 1956 ve 1967 yıllarındaki Arap hatalarının İsrail’in genişlemesinin doğrudan nedeni olduğuna inanırken, bu kesim ve diğerleri, gözlerimizin önünde olan önemli gerçekleri reddediyor: Bu varlık (İsrail) hiçbir zaman yalnız veya izole değildi. İsrail, güçlü bir devlet haline gelmeden önce bile, dünyayı yöneten güçlerin ayrılmaz bir parçasıydı. Bu güçler, ona tüm hayat ve kalkınma araçlarını sağladı: mali kolaylıklar, askeri cephanelikler, tam siyasi destek ve günümüzde insanlık tarihinin en gelişmiş teknolojik cephaneliği.
İşte bu gerçek, Binyamin Netanyahu’nun son günlerde, kendine has ‘mazlumiyet’ iddiasını terk etmesine ve olağanüstü bir kibirle övünmesine yol açtı: “İsrail artık büyük bir bölgesel güç oldu ve İran’ı bitirdikten sonra Türkiye’yi de saf dışı bırakıp küresel bir güç haline gelme yolunda…”
Bu, daha önce hiçbir İsrailli liderden duymadığımız bir söz, ama anlaşılır; bunun birkaç önemli nedeni var:
Öncelikle, Netanyahu, dünyanın dört bir yanındaki İsrail lobilerinin siyasi karar mekanizmalarını kontrol etmedeki başarısından emin. ABD’deki AIPAC gibi lobilerin rolü uzun zamandır bilinirken, Avrupa’daki iktidar partilerindeki aktif lobiler de en az onlar kadar etkili. Hatta sağın yönetimde olmadığı Kanada ve Avustralya’da bile, merkez sol hükümetlerin başkanları, kısa süreli vicdan ataklarının ardından Netanyahu’nun onayını almak için boyun eğiyor.
İkincisi, Netanyahu, aşırı sağın artık İsrail sokaklarında çoğunluğu temsil ettiğinden emin; bu kesim, ordusunun ulaştığı her yerde genişleme, katliam ve işgalleri destekliyor. Bunun kanıtı, Batı Şeria ve Lübnan’daki gelişmeler ve dünya çapında yaşanan Gazze vahşetlerinde açıkça görülebilir.
Ayrıca, İsrail Başbakanı, artık uluslararası ve bölgesel hiçbir engelin hedeflerini uygulamasını durduramayacağından emin. Pusula birçok cephede kaybolmuş durumda ve bir zamanlar Filistin meselesinin ‘merkeziliği’ olan şey ortadan kalktı.
Son olarak, İsrail’in işgal ve ilhak ‘makinesi’, günümüzde en ileri yapay zekâ teknolojilerini tekeline almış durumda. Bunun yanında bilgi ve savaş alanında gözlem, tarama, depolama ve siber analiz imkanları da maksimum seviyeye ulaşmış. Gelecekteki uygulamalı bilimler alanlarındaki potansiyel, tıp, genetik, epidemiyoloji ve mikrobiyoloji gibi dalları da kapsıyor.
Bu yüzden Netanyahu’nun güç fazlalığını hissetmesi ve bunu benzeri görülmemiş bir kibirle ifade etmesi artık şaşırtıcı değil. Neden şaşırılsın ki? Bugün onun eski rakipleri olarak görülen Benny Gantz ve Yair Lapid bile, onun söylemlerinden aşağı kalmayan radikal ve kibirli açıklamalar yapıyor.